Veteriner Hekimliği mesleğimizin adının yanlış kullanılması üzerine…

2020 yılının ikinci çeyreğinin ortasındayız ve SARS-CoV-2 salgını ile günlerimiz geçiyor. Salgınla mücadele kapsamında sağlık çalışanları olmak üzere birçok meslek grubu görev almaktadır. Tek sağlık yaklaşımı bizler için vazgeçilmezdir. Bu süreçte biz veteriner hekimlerde üzerimize düşeni yapmaktayız. Zaman zaman gerek çeşitli medya kanallarında gerekse günlük hayatın içinde mesleğimizin adının yanlış kullanılması ile karşılaşıyoruz. Dolayısı ile mesleğimizin adının yanlış haliyle kullanılmasının önüne geçmeliyiz. Bu anlamda en büyük sorumluluk bizlere aittir.

Konuyla ilgili değerli meslektaşım ve akademisyen, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Veteriner Hekimliği Tarihi ve Deontoloji Anabilim Dalı Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Altan Armutak’ın hazırlamış olduğu ve mesleğimin geçmişine, adına ışık tutan yazısını keyifle okumanızı dilerim.

Bu yazıyı sizlerle paylaşma imkanını sunan meslektaşıma en içten teşekkürlerimi sunarım.

Yrd. Doç. Dr. Serkan Sayıner


Son dönemlerde dünyanın ve ülkemizin değişen gündemine bağlı olarak, mesleğimizin ve meslektaşlarımızın sözlü, yazılı, basılı ve görsel medyada sıklıkla yer aldıkları görülmektedir. Ancak meslektaşlarımızın ve mesleğimizin tanıtımı yapılırken, asıl uğraş alanımız olan hekimliğimiz göz ardı edilerek, “veteriner ya da veterinerlik” gibi hiçbir bilimsel ve mesleki terminolojiye uygun olmayan bir ifade kullanılmaktadır. Defalarca yapılan yazılı ya da sözlü tüm uyarılar dikkate alınmadığından bu yazının hazırlanması zorunluluğu doğmuştur.

Veteriner hekimliği mesleği birçok teoriye göre günümüzden yaklaşık 15.000 ya da 20.000 yıl önce hayvanların evcilleştirilmesiyle başlar. Veteriner hekimliği, diğer uğraş alanlarına göre çok daha köklü, konvansiyonel bir meslek dalıdır.

Tarih boyunca birçok uygarlıkta veteriner hekimlere farklı unvanlar verilmiştir; Monai-Su, Palakapya, Salihotriya, Salutri, Hippiatroi, Dampezişk, Baytar vb. gibi. Ancak bu isimlerden şüphesiz batıda en yaygını, Roma İmparatorluğu’nda veteriner hekimleri nitelemek için kullanılan “MedicusVeterinarius”tur. Latince olan bu ifade o dönemde “Hayvan Hekimi” anlamında kullanılmıştır.

Medicus Veterinarius’un başında hekim ifadesini veren “Medicus” sözcüğünü kaldırdığımız zaman, geriye kalan “Veterinarius” kelimesinin, köken olarak “Veterinus”dan türetildiği ve bu “Veterinus” sözcüğünün de, Roma ordusunda, yük taşıyan hayvan/yük ulaştıran hayvan anlamlarına geldiği ve hekimlikle ilişkisinin olmadığı görülür.

Batı uygarlığının temel kültürel dinamiklerinden biri olan Latincenin köken verdiği veteriner kelimesi, bu gerçeklerden hareketle günümüz dünyasında genellikle tek başına kullanım alanı bulmayan bir kelimedir. Çünkü tek başına kullanıldığında “veteriner hekim” anlamı taşımamaktadır.

Tarihimiz boyunca kullanılan ve Arapça kökene sahip olan “Baytar” kelimesi ise “Ahır Beyi ya da Ahır Yöneticisi” gibi anlamlara gelmektedir. Bu ifadede de hekimlik özelliği çok net değildir ama toplumsal yaşantımızda baytarın hayvan hastalıklarıyla uğraşan kişi anlamında kullanıldığı veya öyle kabul edildiği de bir gerçektir. Ancak, baytar kelimesinde de tıpkı veteriner kelimesinde olduğu gibi öne çıkması gereken hekimlik özelliği gizli kalmış; daha doğrusu açık olarak vurgulanmamıştır. Yer yer hayvan bakan ya da nalbantlıkla uğraşan kişilere de “baytar” denildiği de bir gerçektir.

Toplumumuzda “Veteriner” sözcüğü 1937 yılına değin resmi olarak kullanılmamıştır. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni yabancı dillerden özelikle Arapça ve Farsçanın etkisinden kurtarmak amacı güden Dil Devrimi ile “Baytar” ifadesi kaldırılmıştır. Onun yerine batı ülkelerinde yaygın olarak kullanılan evrensel “veteriner hekim” ifadesi kabul edilmiş ve buna bağlı olarak “Baytar Fakültesi”nin adı “Veteriner Fakültesi” olarak değiştirilmiştir. Ancak bu durum da yeni bir yanlışa kapı açmıştır. Çünkü, Veteriner Fakültesi’nin Türkçe tam karşılığı “Yük Taşıyan Hayvan Fakültesi”dir ve bu adlandırma fakültenin temel kuruluş prensibi olan “hekimlik” ilkesiyle çelişmektedir.

Batı ülkelerinde günümüzde veteriner hekim olarak çoğunlukla “veterinarymedicine, veterinarysurgeon, veterinarydoctor, vet.med.” gibi ifadeler kullanılmakta ve burada yer alan “medicine” kelimesi hekimliği nitelemekte, onun önünde yer alan “veterinary” ise hayvanları içermekte ve sonuçta bu kelimenin tam karşılığı “hayvan hekimi/doktoru/cerrahı” gibi anlamlara ulaşmaktadır. Gerek dil yönünden gerek mesleki yönden bu yaklaşım daha doğrudur ve “veteriner” kelimesi yalnız ve çıplak olarak “veteriner hekim” karşılığı olarak kullanılmamalıdır.

Tüm bu hatalı adlandırmaların altında, yurdumuzdaki veteriner fakültelerinin adlarının “Veteriner Hekimliği Fakültesi” olarak değiştirilememesi yatmaktadır. Adı “Veteriner Fakültesi” olarak yanlış organize edilmiş bu kurumlara yönelik olarak, basın ve medyada bir de çok kolay bir şekilde –lik eki getirilerek “veteriner-lik” ifadesi kullanılmaktadır. Bu durum, camiamızda üzüntü ve infial doğurarak 20.000 yıllık saygın ve onurlu mesleğimizin toplumumuz için ifade ettiği anlamı ve değeri gölgelemektedir.

Dünyada 1762 yılından bu yana, yurdumuzda ise 1842 yılından bu yana düzenli eğitim-öğretim veren veteriner hekimliği mesleği; gerek hayvan gerek halk (insan) sağlığında üstlendiği önemli görevler ve misyonu ile ülke ekonomisinde ve sağlığında her zaman söz sahibi olmuştur ve olacaktır. Bu noktadan hareketle, başta yazılı ve görsel basınımız olmak üzere ülkemizdeki tüm kurum ve kuruluşları, bir kez daha konuya yönelik olarak gereken özen ve duyarlılığı göstermeye davet ediyoruz.

Dr. Öğretim Üyesi Altan Armutak

25 Nisan Dünya Veteriner Hekimler Günü Kutlu Olsun.

Dünya Veteriner Hekimler Günü; Dünya Veteriner Hekimleri Birliği (WVA) ile Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü’nün (OIE) girişimleri sonucunda her yıl Nisan ayının son Cumartesi günü, o yıl için belirlenen bir tema çerçevesinde kutlanmaktadır. Bu yılın teması “İnsan ve Hayvan Sağlığı için Çevreyi Korumak” olarak belirlemiştir. Böylelikle biz veteriner hekimlerin hayvan, insan ve çevre sağlığına yaptığımız katkıların vurgulanması amaçlanmıştır.

Biz veteriner hekimler çevre, insan ve hayvan sağlığının ayrılmaz bir bütünün parçaları olduğu gerçeği ile mesleki eğitimimizi almakta ve bu doğrultuda çalışmalarımızı sürdürmekteyiz. Çevremizde şekillenen olumsuz değişimlerin kendimize ve birinci derece sorumluluğumuz altındaki hayvanlara zarar vereceğini çok iyi biliyoruz. Bizler, hayvan sağlığı ve refahını koruma görevimiz yanında gelecek nesiller için çevremizi koruma sorumluluğunu da yerine getiriyoruz. Eylemlerimiz, iklim değişikliğinin etkilerini azaltmaya yardımcı olabilir, ilaçların uygun şekilde imha edilmesini sağlayabilir ve hayvancılıkta gerekli doğal kaynakların (örneğin su ve yem) sorumlu kullanımını destekleyebilir.

Tüm dünyada yaşanan COVID-19 salgını da mesleğimizin insan sağlığı için olmazsa olmaz bir bileşen olduğu göstermiştir. Birçok ülkede hastalık kontrol birimleri sorumlularının veteriner hekim oluşu tesadüfi bir durum değildir. Kadim bir meslek grubu olan veteriner hekimliği çok uzun yıllardır viral, bakteriyel veya paraziter salgınların kontrol ve eradikasyonları ile koruyucu hekimlik faaliyetlerini başarılı bir şekilde gerçekleştirmektedir. Bunun yanında teşhis ve aşı üretimindeki bilgi ve donanım düzeyi de ortadadır. Bu alanda şüphesiz ki engin bilgi birikimi ve mesleki reaksiyon yeteneğine sahibiz. Bunun bir iz düşümü de günümüzde görülmektedir. COVID-19’a karşı aşı ve serum üretimi üzerine yaptığımız çalışmalar, sahada salgın ve zoonotik hastalıklar ile mücadele ve tedavi hizmetlerinin sürdürülmesi, insanların gıda güvenliğinin sağlanması gibi hizmetler risklere rağmen durmadan devam ettirilmektedir.

Günümüz dünyasında kabul gören “Tek Sağlık” kavramının temel unsurlarından biri olan biz veteriner hekimler köklü bir geçmiş ve mesleki geleneğe sahibiz. Bilgi ve becerimiz her daim toplumumuzun hizmetindedir.

Veteriner Hekimliği mesleğini farklı meslek dallarında fedakârca icra eden tüm meslektaşlarımın ve tabii ki meslektaş adaylarımızın Dünya Veteriner Hekimler Günü kutlu olsun.

Veteriner Hekim Serkan Sayıner

Yakın Doğu Üniversitesi Veteriner Fakültesi ve Laborant ve Veteriner Sağlık Teknikerliği öğrencilerimizin dikkatine…

Hepimizin bildiği üzere COVID-19 nedeniyle alınan önlemler kapsamında eğitime ara verilmiştir. Bu süreçte yaşanacak olan eğitim kayıplarının en aza indirilmesi amacıyla anabilim dalı derslerimiz için online eğitim sürecini devreye sokuyoruz. Böylelikle derslerimizin teorik kısımlarını telafi edebileceğimizi düşünmekteyiz. Konu ile ilgili aşağıdaki linke tıklamanız ve gerekenleri yapmanız beklenmektedir.

Sağlıklı günler dileriz.

#evdekal #stayathome

The Team

2. Uluslararası Veteriner Biyokimya ve Klinik Biyokimya Kongresinden ödülle döndük…

Yakın Doğu Üniversitesi Veteriner Fakültesi Öğretim Üyelerinin Ayçiçek Yağının Derin Kızartma İşlemlerinde Kullanılması Üzerine Yaptığı Çalışmalar Ödüle Layık Görüldü…

Yakın Doğu Üniversitesi Veteriner Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı başkanı Yrd. Doç. Dr. Serkan Sayıner, araştırma görevlileri Deniz Ceylanlı ile Sevgi Gençosman, Ankara Üniversitesi Biyokimya Anabilim Dalı tarafından düzenlenen “2. Uluslararası ve 10. Ulusal Veteriner Biyokimya ve Klinik Biyokimya Kongresi”nde sundukları sözlü bildiri ile en iyi sözlü sunum ödülünü kazandı.

Yakın Doğu Üniversitesi Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü’nden verilen bilgiye göre, kongrede, “Derin Kızartma Ayçiçek Yağının Tek Başına ve Probiyotiklerle Birlikte Kullanımının Fareler Üzerindeki Etkisi: Biyokimyasal, Histolojik ve Spertmatolojik Yaklaşım” isimli çalışmayı sunan Yrd. Doç. Dr. Serkan Sayıner, en iyi sözlü sunum ödülü almaya hak kazandı.

Yakın Doğu Üniversitesi Center of Excellence tarafından desteklenen projede, Histoloji Anabilim Dalı başkanı Prof. Dr. Nurhayat Gülmez (Proje yürütücüsü), Yrd. Doç. Dr. Zafer Sabit ve Doç. Dr. Murat Gülmez de yer alıyor.

İnfertilite Günümüzün En Önemli Problemlerinden Biri…

Yrd. Doç. Dr. Serkan Sayıner yürüttüğü çalışmada, ayçiçek yağının hem çiğ halde hem de kızartma işlemine tabi tutulmasının uzun vadede kan yağları üzerine olumsuz etkisi, oksidatif hasara sebep olduğu, erkek üreme organları ve sperm kalitesi üzerine olumsuz etkisi olduğunun tespit edildiğini bildirdi. Günümüz son konseptlerden bir olan bağırsak-beyin ekseni baz alınarak yapılan çalışmada, probiyotikler kullanılarak kızartma yağının neden olduğu olumsuz etkilere karşı koruyuculuğu araştırıldı. Çalışma bulgularının yorumlanması ile probiyotik tüketimin bu tür olumsuz etkileri hafifletebileceği sonucu elde edilen çalışmada, fast-food diyet alışkanlıklarının küresel doğurganlık oranları üzerindeki etkilerinin daha iyi anlaşılması anlamında bir çalışma modeli de oluşturuldu.

Palmiye Yağı Tüketiminin Sperm Kalitesi Üzerine Etkisi ve Kefirin Koruyucu Etkinliği Araştırıldı…

Yakın Doğu Üniversitesi Veteriner Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı araştırma görevlisi Deniz Ceylanlı ise, kongrede “Derin Kızartma Palmiye Yağı Tüketiminin Farelerde Kan Yağları, Lipit Peroksidasyonu ve Spermatolojik Parametreler Üzerine Etkisi: Olası Negatif Etkilere Karşı Kefir Koruyucu Olabilir Mi?” başlıklı çalışmasını sundu.

Yakın Doğu Üniversitesi Center of Excellence tarafından desteklenen ve multi-disipliner olarak yürütülen projede, Histoloji Anabilim Dalı başkanı Prof. Dr. Nurhayat Gülmez (Proje yürütücüsü), Zootekni ve Hayvan Besleme Bölüm Başkanı Doç. Dr. Dilek Arsoy, Biyokimya Anabilim Dalı başkanı Yrd. Doç. Dr. Serkan Sayıner, Viroloji Anabilim Dalı başkanı Yrd. Doç. Dr. Ayfer Fındık ve Doç. Dr. Murat Gülmez yer alıyor.

Yürütülen çalışma bulguları palmiye yağının sperm kalitesi ve erkek üreme organı üzerine negatif etkili olduğu, özellikle lipit peroksidasyonunu artırdığı, anormal sperm yüzdesini artırdığı ve testis dokusu skorunu düşürdüğünü gösterdi. Buna karşın, Kefir tüketiminin lipid peroksidasyonunu düşürdüğü ve palmiye yağı tüketiminin olumsuz etkilerini azaltmaya katkıda bulunabileceğini görüldü.

Parasetemolun Yüksek Doz Kullanımı Organ Toksisitine Neden Oluyor…

Kongrede, Öğretim Görevlisi Sevgi Gençosman’ın sunduğu “Sıçanlarda Asetaminofen İle İndüklenmiş Karaciğer Toksisitesine Karşı Ambroksol’ün Koruyucu Etkisi” başlıklı çalışma da ilgi topladı.

Yürütülen çalışmada, günümüzde yaygın olarak kullanılan bir ağrı kesici ve ateş düşürücü olan Asetaminofen, diğer adıyla parasetamolun tek veya uzun süreli yüksek doz kullanımının başta karaciğer olmak üzere oksidatif stres nedenli organ toksisitesine neden olduğu ifade edildi. Sunulan çalışmada, bu toksik etkiye karşıya Ambroksol kullanımının olası antioksidan etkileri araştırıldı. Sevgi Gençosman, çalışma bulgularının ambroksol kullanımının antioksidan enzim aktivitelerini restore ettiği, karaciğer enzim aktivitelerinin normal seviyelerine döndürdüğünü işaret ettiğini ve bu nedenle ambroksolun asetaminofen kaynaklı karaciğer hasarını önlemede antioksidan bir ajan olarak düşünülmeyi hak ettiğini, ileri araştırmalar yapılması gerektiğini bildidi.

Çalışma, Yakın Doğu Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Temel Tıp Bilimleri Bölümü Farmakoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Ahmet Özer Şehirli, Veteriner Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı başkanı Yrd. Doç. Dr. Serkan Sayıner, araştırma görevlisi Sevgi Gençosman ve Histoloji Anabilim Dalı araştırma görevlisi Hüseyin Şah’ın bilimsel iş birliği ile gerçekleştirildi.

Yakın Doğu Üniversitesi Öğretim Üyelerinin Çalışmaları Beğeni Topladı…
Birçok farklı ülkeden biyokimya alanında uzman araştırmacıların yer aldığı ve üç gün süren kongrede, kanser, apoptozis, prion hastalıkları, nanoterapötikler, kök hücre, beslenme biyokimyası, akut faz reaktanları, süre sağlığı metabolik parametreleri ve daha pek çok güncel konu hakkında farklı alanlarda sözlü ve poster bildirileri ile en son gelişmeler tartışıldı.

Also available in English.

Kaynak: https://neu.edu.tr/yakin-dogu-universitesi-veteriner-fakultesi-ogretim-uyelerinin-aycicek-yaginin-derin-kizartma-islemlerinde-kullanilmasi-uzerine-yaptigi-calismalar-odule-layik-goruldu/

Astrid Heyecanlı Yolculuğuna Devam Ediyor…

Girne sahilinde 2015 yılının Eylül ayında ağır yaralı olarak bulunan ve Yakın Doğu Üniversitesi Hayvan Hastanesi ile Taşkent Doğa Parkı’nın ortak çalışması sonucunda tedavi edilerek tekrardan denize bırakılan Astrid isimli Caretta Caretta türü kaplumbağa yolculuğuna devam ediyor.

Yakın Doğu Üniversitesi Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü’nden yapılan açıklamada, Girne Güzelyalı sahilinde 27 Ekim 2019 tarihinde denize bırakılan Astrid’in bugüne kadar 230-km yol alarak Kıbrıs sularından çıktığı ve uzmanlar tarafından Mısıra doğru yol aldığının düşünüldüğü belirtildi.

Dört yıl süren tedavi ve rehabilitasyon sürecinin sonucunda sağlığına kavuşturularak doğal yaşamı olan denize tekrardan bırakıldıktan sonra üzerine takılan GPRS ile uydu üzerinden sinyalleri altı gündür takip edilen Astrid’in, Kuzey sahillerini terk ederek, Karpaz Burnu ile Suriye arasındaki yolu yarıladığı kaydedildi.

Güneye Doğru İlerliyor…

Kıbrıs Yaban Hayat Araştırma Enstitüsü, Yaban Hayat Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi sorumlusu Uzman Zoolog Damla Kıral yaptığı açıklamada, Astrid’i 6 gündür takip ettiklerini dile getirerek, Kuzey sahilini takip ederek Karpaz burnuna aşıp Suriye yönüne ilerlediğini ardından da güneye doğru yöneldiğini tespit ettiklerini belirtti.

Gelecek Yaza Kadar Takip Edilmesi Planlanıyor…

Yakın Doğu Üniversitesi Veteriner Fakültesi öğretim üyesi ve aynı zamanda Kıbrıs Yaban Hayatı Araştırma Enstitüsü danışmanı Deniz Kaplumbağaları Uzmanı Doç. Dr. Wayne Fuller de yaptığı açıklamada, Kuzey Afrika sahillerinin deniz kaplumbağaları için bilinen bir kışlama ve beslenme alanı olduğunu, Astrid’in de doğaya geri döner dönmez Mısır’a doğru göç etmeye başladığını düşündüklerini kaydetti. Kışı tam olarak nerede geçireceği ile ilgili bilgileri merakla beklediklerini belirten Doç. Dr. Fuller, gelecek yaza kadar takibin devam edebilmesini ümit ettiklerini, şansları yaver giderse Astrid’in Kıbrıs’a geri dönüşünü ve hatta yuvalama sahilini de tespit etmeyi ümit ettiklerini söyledi.

Kaynak: http://veterinary.neu.edu.tr/astrid-heyecanli-yolculuguna-devam-ediyor/

Sofya Tıp Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Patofizyoloji Anabilim Dalı ziyaretimin ardından…

Serüvenim 2019 Nisan ayında Avrupa Komisyonu tarafından finanse edilen Kıbrıs Türk Toplumu için Avrupa Birliği Burs Programı çerçevesinde sağlanan hibe programı sınavlarına katılmam ile başladı.

Uzun sayılabilecek bir bekleyişin ardından haziran ayında başvuruda bulunduğum kısa dönem programını kazandığım bilgisini aldım. Tarafıma ulaşan e-postayı okuduğum an yaşadığım heyecan halen ilk günkü gibi taze… Kısa dönem de olsa bu burs sayesinde yeni laboratuvar teknikleri ve teknolojileri hakkında bilgi alışverişinde bulunma, projelere katılma, eğitim faaliyetlerini takip etme, mesleki bilgi, görgü ve deneyimimi geliştirme imkânlarını bulacaktım. Bu programı kazandığım haberinden sonraki günlerin ardından heyecan yerini strese bırakmıştı. Bunun nedeni basitti; kabul mektubu alabileceğim bir yer bulmaktı.

İlk iş olarak önceden aklımda olan yerleri bir kâğıda sıraladım ve görüşmelere başladım. Şanslıyım ki çok zaman kaybetmeden Bulgaristan’ın başkenti Sofya’da bulunan Sofya Tıp Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Patofizyoloji Anabilim Dalı’ndan öğretim üyesi Yrd. Doç. Zafer Sabit’ten (DVM, MSc, Assist. Prof.) geri dönüş oldu. Anabilim dalı başkanı Prof. Dr. Alexander Stoynev (MD, PhD, DSc) ve öğretim üyesi Doç. Dr. Radka Hadjiolova (MD, PhD, Assoc. Prof.)’ nın da onaylaması ile kabul mektubumu aldım. Kabul mektubumun ulaştığı an yolculuk hazırlıklarının ilk adımını attım. Fakültemizin yönetim kurulu onayı ile 2 aylık görevlendirmem çıktı ve temmuz ayı sonunda Sofya’ya uçtum.

Temmuz ve Ağustos aylarını kapsayan kısa dönem olsa da bilgi ve beceri kazanımı yanında değerli bilim insanları ile tanışma fırsatı bulacak ve birçok güzel hatıra biriktirme şansım olacaktı… ve oldu.

Sofya Tıp Üniversitesi, Tıp fakültesi hem Bulgarca hem de İngilizce dilinde eğitim vermektedir. İngilizce grubunda katıldığım sınavlar, teorik ve uygulama dersleri sayesinde farklı eğitim teknikleri ve yaklaşımları gözlemledim. Her bir öğrenci ilk önce asistan profesörler (Assist. Prof.) tarafından uygulama sınavına tabi tutulmakta ve başarılı olan profesör ve doçentlerin yapma yetkisine sahip olduğu esas sözlü sınava geçmektedir. Bu sınav bilet tekniği esasına dayalı bir sözlü sınav olup, önceden hazırlanan biletlerin her birinde üçer soru yer almaktadır. Sorular dağılım olarak dönem başı, ortası ve sonunu kapsayacak şekilde hazırlanmaktadır. Sırası geldikçe öğrenciler, öğretim üyeleri ile karşılıklı bilimsel tartışma zemininde soruları çözümlemektedir. Kim bilir belki bir gün anabilim dalımızda bu sistemi deneriz.

Katıldığım derslerde ise özellikle Prof. Dr. A. Stoynev (MD, PhD, DSc)’ in akıcı ve akılcı ders anlatımına hayran oldum. Yılların getirdiği deneyim yanında elbette anlatma kabiliyetinin olması da etkiliydi. Prof. Stoynev çocukluk düşlerimde betimlediğim profesör karakterinin vücut bulmuş haliydi. Bilimsel yönü dışında insani olarak cana yakınlığı ve engin dünya görüşü başka bir hayranlık kaynağıydı. Kendisi ile gerçekleştirdiğim kısa sohbetlerin tadı hala damağımda ve bir gün yeniden sohbet etmeyi dilerim.

Tanıştığım bir diğer değerli bilim insanı Doç. Dr. Radka Hadjiolova (MD, PhD, Assoc. Prof.) 2 aylık süre boyunca her zaman yanımda oldu ve benimle ilgilendi. Kabul edilmemde emeği geçen Doç. Dr. R. Hadjiolova’nın güvenini boşa çıkarmadığımı düşünüyorum. Öyle ki son günümde söylediği söz aklımdan çıkmamaktadır: “Bu gelişin ilkti ama son değil”.

Anabilim dalında bulunduğum zaman dilimi içinde Doç. Dr. Hadjiolova, Yrd. Doç. Zafer Sabit ve Yrd. Doç. Dimitar Bakalov (MD, Assist. Prof.) benimle odalarını paylaşma nezaketini gösterdiler. Her sabah heyecanla uyanarak, zevkle fakülteye gidişimin en önemli nedeni üç değerli bilim insanı ile çalışma imkanımın olmasıydı. Her anımın kıymeti ayrıydı. Dolayısı ile bilgi paylaşımı ve/veya bilimsel tartışma yapabilmek adına her anı değerlendirme imkanımı kullanmalıydım. Patofizyoloji anabilim dalındaki diğer öğretim üyeleri ve laborantları da anmadan geçemeyeceğim. Doç. Dr. Roman Tashev (MD, PhD, DSc, Assoc. Prof.) ve Assist. Prof. Dr. Hristina Nocheva (MD, PhD, Assist. Prof.) ve güler yüzlü laborantlar Lucia Stoyanova ile Stefka Georgieva. Zaman zaman öğle aralarındaki atıştırmalıklar ve sohbetleri ayrı bir renk oldu benim için.

Günler geçtikçe ilerleyen iletişim düzeyimiz proje anlamında da meyvesini vermişti. Acad. Prof. Dr. Boris Tenchov (MD, MSc, PhD, DSc)’ün liderliğinde yürütülen, Medikal Fizik ve Biyofizik Anabilim Dalı, Farmakoloji Anabilim Dalı ile Patofizyoloji Anabilim Dalı ortaklığında yürütülen proje ekibine dahil edilme onuruna nail oldum.

Burada bir parantez açarak Bulgaristan’da kullanılan akademik derecelere değinmek istiyorum. İlk başta kavramakta güçlük çekmiştim, fakat zamanla alıştım. Bilindiği üzere ülkemizde lisans eğitimi sonrası akademik hayatta sırası ile yüksek lisans (Master of Science [Fen bilimlerinde]; MSc), doktora (Doctor of Philosphy; PhD, çoğunlukla Türkçede Dr.), yardımcı doçent (assistant professor; Assist. Prof), doçent (Associate Professor; Assoc. Prof.) ve profesör (Prof.) dereceleri yer almaktadır. Ülkemizde yardımcı doçent olabilmek için doktora derecesine sahip olmak gerekirken Bulgaristan’da doktora olmadan da yardımcı doçent olunabiliyor. Bu durumda derece sadece Assist. Prof. olarak kullanılıyor. Doktora yapılınca Dr. derecesi ekleniyor (Assist. Prof. Dr.). Bizde karşılığı olmayan bir derece ise Baş/Şef Yardımcı Doçent derecesidir (Head/Chief/Senior Assistant Prof.). Bu derece için Dr. şartı aranıyor. Bir diğer kazanılabilecek derece ise Bilim Doktoru “Doctor of Science; DSc” unvanıdır. Yine bizde karşılığı olmayan bu derece bir nevi yüksek doktora anlamına geliyor ve doktora ötesinde bilimsel bilgiye önemli ve sürekli bir katkı tanınması ile veriliyor. Bunların yanında Bulgaristan Ulusal Bilim Akademisi tarafından verilen farklı dereceler de bulunmaktadır ki tüm Bulgaristan’ı kapsayacak şekilde verilen en yüksek derece olan “Akademik (Academic; Acad.)” en dikkat çekici örnektir. Bizde geçmişte kullanılan ve 1981 yılında kaldırılan “ordinaryüs” unvanına eş değer olduğunu söyleyebilirim. İşte tanıştığım Prof. Tenchov bu dereceye sahip bir bilim insanıdır; Acad. Prof. Dr. Boris Tenchov, MD, MSc, DSc.

Son ayım içerisinde Medikal Fizik ve Biyofizik Anabilim Dalı laboratuvarında çalışma imkânı buldum. Burada Baş Yrd. Doç. Dr. Sylvia Abarova (Head Assist. Prof. Dr.) ve Doç. Dr. Lubomir Traikov (Assoc. Prof. Dr.) ile çalışma fırsatı yakaladım. Özellikle nörodejeneratif hastalıkların tanısında yeni bir teknik olarak ön plana çıkan “Differential Scanning Calorimetry” tekniği hakkında bilgi aldım. Bu teknik aynı zamanda katıldığım projenin bir ayağı niteliğindedir. Diğer ayağında görev alarak oksidatif belirteçleri çalıştım. Tabii bu noktada belirtmem gerekir ki henüz bitmedi…

Laboratuvar deneylerini yürüttüğüm sırada Biyokimya Laboratuvarını kullanmak da gerekti ve burada Doç. Dr. Valentin Lozanov (Assoc. Prof. Dr.) ile tanıştım. İlk olarak laboratuvarın tanıtımını yaptı ve başta UV/VIS mikroplaka okuyucu olmak üzere çeşitli ekipmanları kullanmama izin verdi. Ayrıca bilimsel anlamda deney sürecinde destek oldu, deneyimlerini aktardı. Laboratuvar olanakları beni oldukça etkiledi. Biyokimyacı gözüyle gerek biyofizik gerekse biyokimya laboratuvarı adeta cennette yer alan birer oda gibiydiler.

Bu serüvenim içerisinde bir veteriner hekim olarak Sofya Ormancılık Üniversitesi Veteriner Fakültesi’ni (University of Forestry, Faculty of Veterinary Medicine) ziyaret etmeden olmazdı. Farklı günlerde gerçekleştirdiğim ziyaretler ile birçok meslektaşım ile tanıştım. Hem idari hem de bilimsel işleyici gözlemleme fırsatını yakaladım. Dikkatimi çeken ilk husus anabilim dalı yapısının değişik olmasıydı. Bulgaristan yüksek öğretim esaslarına göre, anabilim dalı olabilmek için en az 7 tane öğretim üyesi gereklidir ve anabilim dalı kurulmadan fakülte yapısı sağlanamıyor. Bu sayıyı tamamlamak, dolayısı ile anabilim dalı oluşturmak için farklı disiplinler bir anabilim dalı çatısı altında birleşebiliyor. İç Hastalıkları, Patoloji ve Farmakoloji Anabilim Dalı buna örnek olarak verilebilir ki burada Doç. Dr. Tanju Mehmedov (DVM, PhD, Assoc. Prof.) ile tanıştım. Kendisi ile klinik laboratuvar dersi konusunda fikir alışverişi yaptık ve aynı zamanda bana hayvan hastanesi ile tanı laboratuvarlarını gezdirdi. Bunun yanında Anatomi, Gıda, Zootekni ve Enfeksiyöz Hastalıklar anabilim dallarından da değerli akademisyenler ile tanıştım.

Sofya’da geçirdiğim sürenin zaman dilimi içinde özellikle hafta sonları şehri keşfetmekten de geri kalmadım. Hatta ağustos ayı içerisinde kısa bir süreliğine Sofya ve Bulgaristan sınırlarını aştım. Neyse… Başka bir yazının konusu… Sofya’nın temizliği ve geçmişi beni çok etkiledi. Özellikle şehrin merkezi olan ve Serdica olarak isimlendirilen bölgede yürümeye, okumaya ve havasını solumaya doyamadım. Roma İmparatorluğu kalıntıları üzerinde yükselen şehir adını da yine bu dönemde yapılan Azis Sofya Kilisesinden (St. Sofia Church) almaktadır ve Yunancada “Sophia” bilge anlamına gelmektedir. Eksiklerine rağmen tıkır tıkır işleyen ulaşım ağı beni etkiledi. Rahat ve konforlu toplu taşıma ile tanıştım. Şehri dolaşmak için otobüs, metro, tramvay ve troleybüs gibi seçenekler bulunmaktadır. Trafik kurallarına uyum konusunda da oldukça başarılı olduklarını söyleyebilirim. Özellikle yayalara karşı çok dikkatliler. Öyle ki 4 şeritli yolda dahi yaya geçidine adımını attığınız anda bütün araçlar duruyor ve sizin geçişinizi tamamlamanızı bekliyorlar. Bunu bizzat yaşadım ve çok garip bir duyguydu. Sebebi basit… Ülkemizde “orada yaya geçidimi olur” şeklinde yorumlanan birçok bölge var. Halbuki esas olan, nerede yaya geçidi varsa o noktada durmak ve bekleyen yayaya yol vermektir.

Ulaşım araçları dahil halka açık birçok yerde internet ağının olması ve de oldukça yüksek hızda olması beni şaşırttı. Gerek ev ortamında gerekse 4G bağlantısının indirme ve yükleme hızları etkileyiciydi. Sofya, Bulgaristan nüfusunun yaklaşık 4’te 1’ine sahip olmasına karşın oldukça sakin bir şehir. Gerçi üniversiteler ve öğrenci akışı nedeniyle okul döneminde işlerin değiştiği bilgisini aldım. Fakat bunu gözlemleme durumum olmadı. Şehirde dikkat çeken inşaat alanları son yıllarda en çok şikâyet edilen noktalardan biri. Sanırım bu durum bizler için ortak bir dil olabilir. Ancak buna rağmen şehirdeki yeşil alan sayısı oldukça fazla ve şehrin sakinleri kocaman harikulade parklara sahip. Öyle ki hafta sonları alışveriş merkezlerine kapanmak yerine parklara akın eden insanlar hayatın keyfini doyasıyı çıkarıyor. Her parkta, bazen de sokak aralarında yer alan spor aletleri dikkat çekiciydi. Özellikle genç nesil spor kültürü ile yoğruluyor diyebilirim. Normal vücut kütle indeksine sahip çok sayıda birey olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Son cümlelerimi Sofya’ya gidişime başlıca katkıyı koyan, ağabeyim, hocam, meslektaşım, değerli bilim insanı Yrd. Doç. Zafer Sabit’e (DVM, MSc, Assist. Prof.) ayırdım. Ekim 2014 yılında tanışmıştık. Üç seneye yakın aynı ofisi paylaştık ve daha sonra kariyer yönünü değiştirip Bulgaristan’a geri döndü. Kim bilir… Belki de o gün benim Sofya serüvenimin başlangıcıydı. Ayrı geçen yılların ardından AB Bursu sayesinde yeniden buluştuk. Sofya serüvenim boyunca her zaman yanımda durdu ve bana destek oldu. Şehirde hayatı kolaylaştıracak ipuçlarını öğretti, birçok bilim insanı ile tanıştırdı, yeri geldi şehri ve çevresini gezdirdi, bayramda doğup büyüdüğü köye götürdü ve daha birçok hatıralar biriktirdik. Dostluğumuz yanında bilimsel iş birliğimizi de bir adım öteye taşıdık. Yeni projelerin kapısını araladık ve inanıyorum ki daha sık görüşeceğiz. Kendisine ne kadar teşekkür etsem azdır.

Değerli okuyucularım, Biyokimya.vet takipçileri, bu yazım ile sizlere Sofya serüvenimden kesitler aktarmaya ve hikayeme dahil etmeye çalıştım. Yaşarken keyif aldığım günleri umarım zevkle okumuşsunuzdur. Ayrılık gününde söylendiği gibi “İlk gidişimdi ama son değil.” …

Bu yazıyı Sofya serüvenimde tanıştığım, hayatımın anlarını paylaştığım ve güzel hatıralar biriktirmemi sağlayan bilim insanları ile bu süre zarfında ayrı kaldığım, sabırla beni bekleyen, destekleyen kıymetli aileme adarım…

“Astrid” yeniden denize, yuvasına kavuştu…

Ağır yaralı olarak bulunan ve Yakın Doğu Üniversitesi Hayvan Hastanesi ile Taşkent Doğa Parkı’nın 4 yıl süren ortak başarılı tedavi ve rehabilitasyon sürecinin sonunda sağlığına kavuşan Astrid isimli Caretta caretta doğal yaşam alanı olan denize yeniden bırakıldı. 

Kafasına aldığı darbelerle bir gözü kör olan ve baş bölgesinde kırıklar oluşan Astrid isimli Caretta caretta sağlığına kavuşturularak Girne Güzelyalı sahilinde çevre koruma dernekleri, turistler ve vatandaşların yoğun katılımı ile alkışlarla doğal yaşam alanı olan denize bırakıldı.

Kaynak: http://veterinary.neu.edu.tr/agir-yarali-olarak-bulunan-ve-dort-yil-boyunca-yakin-dogu-universitesi-hayvan-hastanesi-ile-taskent-doga-parkinin-ortak-calismasi-sonucunda-tedavi-edilen-astrid-isimli-caret/

Biyokimya.vet ekibi olarak 2. Uluslararası Veteriner Biyokimya ve Klinik Biyokimya kongresine gidiyoruz.

24-26 Ekim 2019 tarihleri arasında Yakın Doğu Üniversitesi Veteriner Fakültesini temsil etmek üzere Ankara, Türkiye’de düzenlenecek “2nd International Conference on Veterinary Biochemistry and Clinical Biochemistry: Advances and Challenges in Understanding the Mechanism of Diseases” isimli kongrede 3 sözlü sunum ile yer alacağız ve çalışmalarımızı değerli meslektaşlarımız ile paylaşma mutluluğunu yaşayacağız.

Kongre nedeniyle fakültemizde 24-25 Ekim 2019 (Perşembe-Cuma) tarihlerindeki derslerimiz yapılamayacaktır. Sevgili öğrencilerimizin bilgisine sunarız.

Bir sonraki hafta görüşmek dileğiyle.

The Team