Atmosferik Ozon ve Karbondioksitin Hayvan Sağlığı Üzerindeki Etkisi

Gezegendeki tüm canlılar için güneş enerjisi gereklidir. İklim değişikliği, küresel ısınma, gaz emisyonları ve sera etkisi, güneş ışınlarına aracılık eden atmosferi değiştirmektedir. Atmosfer canlı yaşamı için hayati önem arz eder. Ozon tabakasını değiştiren etkenlerden ultraviyole (UV) radyasyonunun Dünya yüzeyine daha doğrudan girmesine yol açmaktadır. Doğrudan güneş ışınımı alan ortamlar ve hayvan türleri etkilenmiş, sonuç olarak değişmiştir. Güneş ışınlarına aşırı maruz kalma konusunda canlı hayvan türleri savunmasız durumdadır.

Giriş
HAVA NEDİR: Dünya’nın atmosferi yerçekimi tarafından tutulan gaz tabakasıdır. Dünya atmosferi, Dünya yüzeyinde sıvı suyun var olmasını sağlayan basıncı oluşturur, ultraviyole güneş radyasyonunu emerek, yüzeyi ısı tutma yoluyla ısıtarak (sera etkisi) ve gündüz ve gece arasındaki aşırı sıcaklıkları (günlük sıcaklık) azaltarak Dünya üzerindeki yaşamı korur.

OKSİJEN NEDİR: Oksijen, O sembolü ve atom numarası 8 olan kimyasal elementtir. Periyodik tablodaki kalkojen grubunun bir üyesidir ve diğer bileşiklerin yanı sıra çoğu elementle kolayca oksit oluşturan bir oksitleyici ajandır. Hidrojen ve helyumdan sonra oksijen, kütlece evrende en çok bulunan üçüncü elementtir. Fotosentez sırasında bitkiler tarafından üretilen havanın önemli bir bileşenidir ve hayvanların solunumu için gereklidir.

Atmosferik ozon nedir?
Atmosfer dünyayı saran çeşitli birçok gazlar ile su buharından oluşan ve dünyaya uzaydan ulaşan güneş rüzgarları artı güneş ışınımlarından koruyan tabakadır (Anonim 5, 2020). Ozon (O3) gazı kokusuz renksiz bir gaz olup 3 oksijen atomundan oluşan oksijenin (O) kimyasal olarak benzeridir denebilir. Ozon tabakası diğer bir deyişle ozonosfer olarak da adlandırılabilir (Figür 1) (Çelik, 2019). Ayrıca hayat zincirindeki önemli elementlerden biri olan azotun da kaynağıdır. Oksijen ozondan daha kararlıdır. Dünya yüzeyinin yaklaşık 50 km yukarısında meydana gelir ve zararlı radyasyonu uzaya geri yansıtır. Ham maddesi oksijen olan ozon depolanamayan ve stoklama imkânı olmayan tek gazdır (Saucedo ve ark., 2019).

Ozon tabakası nasıl oluşur?
Havada serbest oksijen bulunmamasından ötürü ilk canlılar oksijene ihtiyaç duymayan canlılardı. Daha sonra canlıların suyla, karbondioksitle glikoz ve oksijen üretmeleri serbest oksijen birikimi stratosfer tabakasında başladı. Ultraviyole (UV-Mor ötesi) ışınları oksijen molekülleriyle etkileşime girerek oksijen molekülünü iki atoma ayırdı ve oksijen atomları oksijen molekülleriyle birleşip ozon katmanını oluşturdu (Figür 2). Atmosferi oluşturan ince bir tabaka halinde bulunan ozon tabakası, Stratosferik “iyi ozon” ve troposferik “kötü ozon” olarak 2 kısma bölünür. Ozonu oluşturan ve yıkımına neden olan olayların dengesine bağlıdır. Bu dengedeki bozulma, yeryüzünde ki hayatı çok derinden sarsacak biçimde etkiler. Yeryüzünün sıcaklığının aynı kalabilmesi soğrulan ışık ile yayınıma uğrayan ışık oranının korunmasına bağlıdır. Soluduğumuz havada oksijen içerisinde, troposferik ozon (kötü ozon) artmaktadır. Ayrıca koruyucu ozon tabakamız içerisinde stratosferik ozon (iyi ozon) azalmaktadır (Anonim 1, 2007).

Figür 1. Üst atmosferde ozonun görevi (Smith, 2012)

Ozon tabakasının önemi
Ozon tabakası, dünyaya gelen güneş ışınlarını engelleyen tabakadır. Güneş radyasyonunun tüm spektrumundan yalnızca görünür ışık, kızılötesi ve ultraviyole spektrumunun bir kısmı gezegenin yüzeyine ulaşır ve kalan dalga boyları stratosferik ozon tarafından durdurulur. Kısacası ozon tabakası zararlı güneş ışınlarından yer yüzünü koruyan ve güneşin yaydığı zararlı UV radyasyonunu (UV-A, UV-B, UV-C) soğurmaktadır (Saucedo ve ark., 2019). UV güneş radyasyonu, yüzey birim başına UV güneş enerjisinin gücü olarak tanımlanır. Ozon tabakası az da olsa dejenere olursa UV-C zararlı etkilere neden olabilir. Hem UV-A hem de UV-B spektrumları dünya yüzeyine ulaşır ve bunlara maruz kalma cilt kanseri gelişimi, nükleik asitlerde bozunma, epidermiste görülen yanıkların neden olduğu çeşitli cilt neoplazmalarıyla doğrudan ilişkilidir. UV ışınları sadece sağlığımızı etkilemekle kalmaz çevre üzerine de olumsuz etki yapabilir (Saucedo ve ark., 2019). Tarımsal üretimi azaltabilir, ayrıca deniz besin zincirini bozarak balık nüfusunu etkileyebilmektedir. Ozon bilinen yüksek oksidasyon mikrop öldürücü dezenfektanlara göre güçlü ve koku gidericidir. Hızlıca oksijene parçalanabilir ve kalıntı bırakmaz. Bu sebeple gıda ve kimya endüstrisi gibi birçok alanda kullanılır (Çelik, 2019). Gaz ve sıvı şekilde bulunabilir. Örneğin mikrobiyal faaliyetleri engellemek, tavuk etinde ve kesimhanesinin sterilizasyonu gibi alanlarda kullanılabilir. Buna ek olarak yemlerde haşere ile mikrobiyal faaliyetlere yönelik dezenfektan şeklinde kullanılmaktadır (Remondino ve Valdenassi 2018). Ozon, gezegende bildiğimiz şekliyle yaşamı korumak için gereklidir, çünkü yaşam formlarını hem kara hem de deniz hayvanlarında önemli bir fiziksel kanserojen olan UV radyasyonundan korumaktadır (Saucedo ve ark., 2019).

Figür 2. Ozonun oluşumu. Bir Oksijen molekülü dalga boyu 200 nanometreden (metrenin milyarda biri) daha kısa olan bir ışık fotonunu soğurduğunda, enerji molekülü iki Oksijen atomuna böler. Bu atomlardan biri, bir Ozon molekülü oluşturmak için başka bir Oksijen molekülü ile reaksiyona girebilir. Güneşin yüksek enerjili UV ışığının (UV-B ve UV-C) %98'e kadarı, atmosferik ozonun tahribatı ve oluşumu tarafından soğrulur. Ozon ve oksijen arasındaki küresel değişim günlük 300 milyon ton civarındadır (Graedel ve Crutzen, 1993).

Karbondioksit nedir?
Karbondioksit (CO2), molekül yapısı kovalent bağlı olup bir karbon ve iki oksijen atomundan oluşur. Normal kokusuz gaz halinde olan bileşiğin adıdır. Karbon besin maddelerin metabolize edilmesi sonucu açığa çıkan bir son üründür. Solunumda ki yeri hayati açıdan oldukça önemlidir (Pirce, 2020).

Hayvanlarda karbondioksitin önemi
Enerji akışı güneş kaynağından başlayarak fotosentez ile besin aracılığıyla üreticiler, otçullardan etçillere doğru tek yönlü olarak ilerler. Mevsimsel ve bölgesel olarak ozon tükenmesi enlem ve yıla göre değişir. Bu nedenle ozon tabakasının kutuplarda daha kalın olması ile tropiklerde daha ince olması şanstır (Anonim 5, 2020).

Karbondioksitin ana kaynağı; hayvan barınaklarında oluşan, çalışanların ve hayvanların solunumlarıdır. Organik maddelerin mikrobiyal şekilde parçalanması sonucu karbondioksit aerobik veya anaerobik olarak ortaya çıkabilir. Aerobik etkiler altında karbondioksit ile su son üründür ve karbon tamamen karbondioksit olarak çevreye dağılabilmektedir (Kılıç ve Şimşek, 2009). Metan ile birlikte organik maddenin mikrobiyal parçalanması sonucunda karbondioksit anaerobik etkiler altında ortaya çıkar. Bu şartlar altında, içerisinde oksijen bulunan karmaşık organik maddelerin olduğu reaksiyonlarda parçalanmanın ek-yan ürünü olarak oluşmaktadır. Tarım alanlarına hayvansal gübrenin uygulanması sonucu gübredeki organik maddeler toprakta bulunan mikroorganizmalar tarafından parçalanarak karbondioksit ortaya çıkmaktadır. Karbondioksit miktarının iç ortamda fazlaca bulunması çalışanlara ve hayvanlara zarar vermektedir. Özellikle karbondioksit kış mevsiminde yüksek düzeylere çıkabilmektedir (Çelik, 2019).

Ozonun tabakasının delinmesinin yeryüzüne etkileri
Ozon deliği bir incelmedir, gerçek delik değildir. Havaya salınan kimyasallar ozon tabakasına zarar vermektedir. Ozon tükenmesi sonucu ile ilgili olarak dünyaya ulaşan ek UV-B radyasyon, en sıradan tek hücreli bitkilerden böceklere, kuşlara, balıklara ve memeli hayvanlara kadar insanlar da dahil olmak üzere bütün canlılar üzerinde olumsuz bir etkendir (Anonim 3, 2017). Antarktika’da ozon etkisi ise; oluşan kutupsal stratosferik bulutlar Dünya’nın şiddetli geçirdiği kış mevsimlerinde stratosfer, çok düşük derecelere kadar inerek soğuması ile oluşur. Bu sebeple kutupsal kimyasal olayın kutupsal stratosferik bulut parçaları üzerinde gerçekleşmesiyle, Antarktika ile Arktik bölge üzerinde bulunan ozon yoğunluğunu, büyük oranda azalttığı görülmüştür. Bu sebeple bilim insanları, Antarktika da gerçekleşen ozon kaybına, Antarktik ozon deliği demişlerdir (Figür 2) (Anonim 1, 2007).

 

Figür 3. Antarktika ozon deliği (Anonim 1, 2007)

Atmosferdeki karbon miktarını etkileyen faktörler
Atmosferde karbondioksit oluşum nedenleri
• Yangınlar sonucu meydana gelir (orman yangınları vb.)
• Solunumla atmosfere yayılır.
• Volkanik patlamalar sonucu oluşur.
• Karbonatlı kayaçlar ve çözünen kireç taşları ile karbondioksit açığa çıkar.
• Hava ile su arasındaki çift yönlü hareket su yüzeyinde karbondioksit alışverişini sağlar.
• Ölen hayvanların çürümesi sonucu karbondioksit serbest kalır.

Atmosferde karbondioksit azalması nedenleri
• Kemosentezde, kemosentezik bakteriler glikoz üretiminde kullanır.
• Fotosentez için yeşil bitkiler ve mikroorganizmalar tarafından kullanılır.
• Deniz canlılarının kabuk oluşumunda kullanılır.
• Karbonatlı kayaç içerisinde deniz hayvanlarının ölümü sonucu karbondioksit depo edilir.
• Atmosferin yapısında bulunan karbondioksitin çözünerek suya geçmesinde.
• Basıncın etkisi ile ölen canlılarda bulunan karbondioksit zaman için de fosil yakıta dönüşür (Anonim 5, 2020).

Güneş radyasyonu, gezegendeki yaşamı etkileyen ana çevresel faktörlerden biridir. Karasal ve sucul ekosistemlerin işleyişini fotobiyolojik süreçlerin (örneğin fotosentez, fotoperiyot, fototropizmler) kontrolü yoluyla yönetir. Bunlar da sonuçta organizma dağılımını etkileyen sıcaklık, nem ve doğal döngüler (günlük, yıllık ve hidrik döngüler) gibi diğer çevresel faktörleri etkiler (Baiz ve ark., 2015). Bu, Dünya’da yaşamı mümkün kılar, ancak yüksek yoğunluklarda veya kısa dalga radyasyon oranı belirli sınırları aştığında ona zarar verebilir. Yüksek yoğunluklu radyasyon ve spektral bileşimdeki değişiklikler organizmalardaki önemli süreçleri etkileyebilir (Bornman ve ark., 2015).

Dünya yüzeyine ulaşan radyasyonun miktarı ve kalitesi, belirli bir bölgede hem yayılan güneş enerjisine hem de atmosferik özelliklere bağlıdır. Deri, radyasyona, özellikle farklı dalga boylarındaki güneş radyasyonuna karşı koruma sağlar. Bu nedenle birçok hayvan türünde yüzeysel tabaka olan epidermis, radyasyonların daha derin dokulara nüfuz etmesini engelleyen pigmentler (melanin granülleri) üretir. Doğrudan güneş ışınlarına, buzdan ve kardan yansıyan dolaylı radyasyona maruz kalan yoğun ışıklı bir ortama adaptasyon olarak beyaz kürk ve siyah cilde sahip olan kutup ayısının derisi buna örnek verilebilir (Saucedo ve ark., 2019).

Deri, hayvan büyümesinde veya somatik vücut gelişiminde önemli bir rol oynar. Çünkü D vitamininin aktivasyon alanıdır. Güneş’ten gelen UV ışınları ile kolesterolden kolekalsiferole dönüştürülür. Kolekalsiferol dolaşım sistemine geri döner, karaciğere geçer ve son olarak böbreklerde parathormon (PTH) etkisi ile aktif vitamin D hormonuna (1,25-dihidroksikolekalsiferol) dönüşür. Bu hormon, kalsiyumun fakültatif emilimini uyararak bağırsak mukozasında hareket eder, böylece raşitizmi önler (Saucedo ve ark., 2019).

Güneş radyasyonu hayvanları nasıl etkiler?
Uzun süre güneş radyasyonu altında kalan, yüksek rakımlarda veya tropik bölgelerde yaşayan hayvanlarda epidermiste pigment eksikliğine, az tüylere sahip olma veya saç dökülmesine maruz kalma ve yüksek cilt hastalıkları riski altındadır (Targino ve ark., 2013). Bunun nedeni, UV ışınlarının, replikasyon ve transkripsiyonun engellenmesi gibi olumsuz etkilere neden olan siklobütan pirimidin dimerlerini, pirimidin ve pirimidinonu (6,4 PP) indükleyen hücre DNA’sına zarar vermesi, mutasyonlar, hücre döngüsünün durdurulması ve hücre ölümü görülür (Saucedo ve ark., 2019) (Figür 3). Bu faktörlerle ilişkili bir hastalık skuamöz hücreli karsinomdur. Epidermoid karsinom olarak da karşımıza çıkar. Esas olarak sığır türlerinde bulunan bu tümörler, özellikle gözlerde olmak üzere tamamı pigmentsiz beyaz tenli ırklarda en sık görülmektedir. Bu durum, bu cinslerde yaygın olan pembe göz olarak da bilinen göz kanserine bağlı ağır mali kayıplara neden olur. Kökeni genetiktir ancak UV’ye maruz kalma ile ilişkilidir. Kedigiller ve köpekgiller de risk altındadır, ancak koyun ve domuzlarda nadirdir (Saucedo ve ark., 2019)

Figür 4. A. Pembe göz kanseri (Anonim 4, 2018) B. Mutasyona uğramış canlı (Anonim 6, 2018).

SIĞIRLARDA PEMBE GÖZ HASTALIĞI; Hastalık etkeni mikroorganizma çeşidi olan Moraxella bovis’ dir. Bir hayvandan başka bir hayvana sinekler aracılığıyla bulaşır. Moraxella bovis enfeksiyonları genellikle yazın görülür. Güneş ışığı hastalık etkeni olan mikroorganizmanın enzim aktivitesini artırır (Saucedo ve ark., 2019).

Ultraviyole radyasyonun hayvanlar üzerinde ki faydalı etkileri
Güneş radyasyonunun temel faydalarından biri, bazı homeotermik hayvanların metabolizma için uygun iç vücut sıcaklığını korumasına izin vermesidir. Bunun yanında D vitamini metabolizmasını sağlamaktır, aslında yetersiz maruz kalma D vitamini eksikliğine yol açabilir. Bu, kemik bakımında ve büyümenin düzenlenmesinde hayati bir işlev olan kalsiyumun (ve daha az ölçüde fosfor) emilimini, taşınmasını ve birikmesini kontrol etmek için günlük olarak üretildiğinden, kırık riskini artırarak iskelet sistemi üzerinde anında etkileri olabilir (Saucedo ve ark., 2019).

D vitamini ayrıca hormonal işleyiş, organ gelişimi ve embriyogenez için gereklidir. UV-B radyasyonu, D vitamini sentezinde yer alan fotokimyasal süreçler için gerekli olduğundan hayvan sağlığı için önemlidir. Başka bir deyişle, hayvanlar yeterli bir diyet alsalar ve optimum bir sıcaklıkta olsalar bile, D vitamini üretimi için gerekli radyasyon sağlanmadıysa birçok besini doğru bir şekilde birleştiremeyeceklerdir (Saucedo ve ark., 2019).

UV, kuşlar, balıklar, böcekler, örümcekler ve diğer taksonlarda eş seçimi ve gıda kaynaklarının konumu dahil olmak üzere kritik yaşam süreçleri için çok çeşitli omurgasızlar ve omurgalılar tarafından yaygın olarak kullanılmaktadır. Bazı omurgasızlar, doğal koşullar altında özellikle UV-B radyasyonunu tespit edebilir ve bunlara yanıt verebilir (Bornman ve ark., 2015).

Küresel ısınmayla beraberinde gelen sorunları belirtirsek; Küresel ısınmanın en belirgin etkileri kutuplarda görülmektedir. Bu soruna bağlı olarak yaşamlarını sürdüren su altı diatomları, ayıbalıkları, kutup ayıları ve mors gibi canlılar için sorun yaratacaktır. Ayrıca, buzulların erimesiyle meydana gelecek deniz suyu seviyesindeki yükselmeler taşkınlara, erozyona ve artan sediment taşınımına neden olacaktır. Küresel ısınma yaban hayatını da olumsuz etkilemektedir (Bornman ve ark., 2015).

Çevre kirlenmesini iki tipe ayırabiliriz;
Birinci tip kirlenme: Kendi kendine ya da biyolojik olarak zararsız hale gelen maddelerin oluşturduğu kirliliktir. Hayvanların dışkıları, besin artıkları, bitki kalıntıları ve hayvan ölüleri gibi maddeler birinci tip kirlenmeyi oluşturur. Kısa süre de kolayca yok olan maddelere ortaya çıkardığı kirliliğe geçici kirlilik denir.

İkinci tip kirlenme: Kendi kendine ya da biyolojik olarak kaybolmayan çok uzun yıllar içinde yok olan maddeler sonucu oluşan kirliliktir. Neden olan materyaller; deterjan, plastik, radyasyon, böcek öldürücüler, tarım ilaçları vb. ikinci tip kirlenmedir. Bitkilerin ve hayvanların vücuduna da katılan ikinci kirlenme diğer bir deyişle kalıcı kirlenme besin zincirinin en son halkası olan insanların yaşamını da tehlikeye sokmaktadır (Anonim 2, 2017).

Ozonun mikotoksinlere olan etkisi
Yem hammaddeleri, yetiştirme, hasat, işleme ve depolama sırasında herhangi bir zamanda bakteri ve mantarlarla kirlenebilirler. Mikotoksinler, toksik etki gösteren bazı küf mantarları tarafından üretilmekle birlikte, insan ve hayvanlar tarafından alındıkları zaman, latent, kronik veya akut zehirlenmelere yol açan kimyasal maddeler veya metabolitlerdir (Çelik, 2019).

Kanatlı yemlerindeki mikrobiyal faaliyetler nedeniyle oluşan küf ve mantar kontaminasyonları, yemin kalitatif ve kantitatif kalitesini belirleyen en önemli konulardan biridir. Mikrobiyal kontaminasyon, kuru madde ve besin maddelerinin azaltılması, küflü veya ekşi kokulara neden olması ve yemlerin topaklanması gibi sayısız yolla da yem kalitesini olumsuz yönde etkilenebilmektedir. Yem ve gıdaların yüzeylerinde veya tamamına kontamine olan mikroorganizmalar, ürünlerin besin kalitesini bozar ve ayrıca insan ve hayvan sağlığı için tehlikeli olan metabolitler (mikotoksinler) üretir. Bunların kanserojen ve immünosüpresif özellikler gösterdiği ve hem insanlarda hem de hayvanlarda çeşitli fizyolojik bozukluklara neden olduğu bilinmektedir (Çelik, 2019).

Kanatlı hayvanların mikotoksinlere maruz bırakılması, öncelikle kontamine mısır, tahıl veya diğer yem bileşenlerinin tüketilmesi ile oluşur. Biyolojik ve kimyasal koruma, yemin işlenmesi ve depolamadaki koruyucu önlemlere rağmen, mikotoksin kontaminasyonu yemdeki varlığını devam ettirerek, yem endüstrisi için hala ciddi bir sorun olmaya ve yem tedarik güvenliği için süregelen bir risk oluşturmaya devam etmektedir (Çelik, 2019).

Yemlerde mikotoksinleri etkisiz hale getirmek ve mantar kontaminasyonunu ortadan kaldırmadaki etkinlikleri ile bağlantılı olarak çeşitli kimyasal işlemler incelenmiştir. Bununla birlikte, kullanılan bu kimyasalların çoğu, toksik kalıntı bırakmalarının yanı sıra kanserojen özelliklere sahiptir (Çelik, 2019).

Ozon, mantar büyümesini kontrol etmek ve mikotoksin bulaşmasını azaltmak için etkili bir şekilde kullanılabilmektedir (Çelik, 2019).

Sonuç
Bu yazıda atmosferik ozonun hayvanlar üzerinde ve dünya üzerinde olan büyük ve etkili nedenlerini açıklamaya; karbondioksitin yaşamımız ve hayvan sağlığı için fark edilmese de ne kadar önem arz eddiğini vurgulamaya çalıştım. Ek olarak yapılan çalışmalar doğrultusunda, hayvan barınaklarının başta olan kirletici gazları ile birlikte, partiküler madde, uçucu organik bileşikler ve endotoksinler vb. gibi birçok farklı konularda kirleticilerin atmosfere salındığı da gösterilmiştir. Hayvansal üretim birtakım kirleticilerin temel kaynağını oluşturmaktadır.

Bu makale 2020-2021 Akademik yılı güz dönemi Organik Kimya öğrencilerimizden Yağmur Özal tarafından hazırlanmıştır.

Kaynaklar

    • Anonim 1, 2007. http://www.yaklasansaat.com. 2007. Ozon tabakasının oluşumu ve yıkımı. http://www.yaklasansaat.com/dunyamiz/kuresel_isinma/ozon2.asp (Erişim 16.11.2020).
    • Anonim 2, 2017. Çevre kirliliği ve geri dönüşüm. https://azkurs.org/cevre-kimyasi.html (Erişim 17.11.2020).
    • Anonim 3, 2017. https://www.sabah.com.tr. 2017. Ozon nedir? ozon tabakası neden delinir? https://www.sabah.com.tr/egitim/2017/01/24/ozon-nedir-ozon-tabakasi-neden-delinir (Erişim 17.11.2020).
    • Anonim 4, 2018. https://52haftabilim.medium.com. 2018. https://52haftabilim.medium.com/52-hafta-bilim-6-hafta-doku-muhendisliginin-tarihi-ozeti-9f520188b24b (Erişim 17.11.2020).
    • Anonim 5, 2020. Karbon Döngüsü Nedir? https://www.semtrio.com/karbon-dongusu. (Erişim 17.11.2020)
    • Anonim 6, 2018. https://geyikmi.com/cok-sasiracaginiz-mutasyona-ugramis-hayvanlar (Erişim 16.11.2020).
    • Baiz AF, McKenzie RL, Bernhard G, Aucamp PJ, Ilyas M, Madronich S, Tourpali K. 2015. Ozone depletion and climate change: impacts on UV radiation Photochem Photobiol. Sci, 14:19-52.
    • Bornman JF, Barnes PW, Robinson SA, Ballaré CL, Flinte SD, Caldwell MM. 2015. Solar ultraviolet radiation and ozone depletion driven climate change: effects on terrestrial ecosystems. Photochem Photobiol, 14:88-100.
    • Çelik O. 2019. Ozon uygulamasinin, etlik piliç yemlerinin mikrobiyolojik özellikleri ve besin madde kompozisyonu üzerine etkileri. Yüksek Lisans Tezi, Tekirdağ Namik Kemal Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Tekirdağ.
    • Graedel TE, Crutzen PJ. 1993. Atmospheric Change: an Earth System Perspective. 2nd ed. Freeman, New York.
    • Kılıç İ, Şimşek E. 2009. Hayvan barınaklarından kaynaklanan gaz emisyonları ve çevresel etkileri. Uludağ Üniversitesi Mühendislık – Mimarlık Fakültesi, 14(2),151-160.
    • Pirce S. 2020. Atmosferde oksijenin birikmesi organik karbonun saklanmasına bağlı. https://www.atlasdergisi.com/kesfet/karbondioksit-nedir-karbondioksitin-kuresel-iklime-nasil-onemli-etkisi-olabilir.html. (Erişim 15.11.2020)
    • Remondino M, Valdenassi L. 2018. Different Uses of Ozone: Environmental and Corporate Sustainability. Literature Review and Case Study. Sustainability 2018, (10): 47-83.
    • Saucedo MO, Rodriguez SHS, Flores CFA, Valenzuela RB, Luna MAL. 2019. Effects of ultraviolet radiolet (UV) in domestic animals. Review. Rev Mex Cienc Pecu, 10(2):416-432.
    • Smith JG. 2010. Principles of General, Organic, & Biological Chemistry 1st ed. McGraw Hill.
    • Sönmez Bi. 2019. Kapalı alanlardaki karbondioksit oranları sağlığa zararlı olabilir. https://www.dunyahalleri.com/kapali-alanlardaki-karbondioksit-oranlari-sagliga-zararli-olabilir/. (Erişim 14.11.2020)
    • Targino J, Almeida S, Macedo E, Almeida BE, Santana de OR, Anjos FE, Ocampos PPM. 2013. Squamous cell carcinoma in the frontal region of the head in a goat. Acta Scient Vet, 41:4-8.

Köpek ve kedilerde potansiyel Lenfoma belirteci: Timidin kinaz aktivitesi

Köpeklerde non-Hodgkins Lenfoma (NHL) veya Malignant Lenfoma’nın (ML) görülme oranının 100.000’de 24’den fazla olduğu bildirilmektedir. Köpeklerde ML hastalığının tanı ve tedavisindeki gelişmeler sadece hayvanların yaşam kalitesini artırmamakta ayrıca veteriner karşılaştırmalı onkolojide daha iyi modellemelerin yapılmasını mümkün kılmaktadır.

Timidin kinaz (TK), pirimidin sentezi sırasında önemli bir rol oynayan hücre içi enzimdir. TK aktivitesi özellikle hücre bölünmesi sırasında G1-S aşamasında belirgin şekilde artar, G2 aşamasında hızla düşer. Bu nedenle hücre dışı yüksek TK aktivitesi yüksek oranda DNA sentezini ve hücre bölünmesi aşamasıda ölen hücreleri yansıtmaktadır. Hematopoetik sistem maligniteleri yüksek oranda hücre proliferasyonu ile karakterizedir. Veteriner alanında yapılan çalışmalar ile serum Timidin kinaz aktivitesinin lösemi, multiple myeloma ve malignant lenfomanın tanı, prognozu ve tedavi etkinliğinin izlenmesinde önemli belirteç olduğu gösterilmiştir.

TK Aktivitesi yıllardır beşeri onkolojide hematopoetik tümörlerin tanı, prognoz ve tedavi takibinde kullanılmakta olup veteriner alanıdaki ilk çalışma Tokyo Üniversitesi, Tarım Fakültesi, Veteriner İç Hastalıkları bölümünden Nakamura ve ark. tarafından 1997’de Lenfoma, lösemi, non-hematopoetik tümörlü (meme tümörü, mastositoma, anal kese tümörü, malignant histiyositozis) ve sağlıklı köpeklerde yapılmıştır. Analiz sonrası Lenfoma ve Lösemili köpeklerde TK Aktivitesinin sağlıklı köpeklere göre belirgin şekilde arttığı; non-hematopoetik tümörlü köpeklerde ise sağlıklı köpekler ile aynı düzeyde olduğu tespit edilmiştir. Yine aynı çalışmada tedavi öncesi, klinik belirtilerin yok olduğu aşama ve nüks aşamasında gerçekleştirilen analizlerde TK Aktivitesinin tedavinin izlenmesinde önemli olduğu belirlenmiştir.

İsveç Tarım Bilimleri Üniversitesi; Veteriner Hekimliği ve Hayvan Bilimleri Fakültesi, Klinik Bilimleri Bölümü, Klinik Karşılaştırmalı Onkoloji Merkezinden Prof. Dr. Hendrik von EULER ve arkadaşlarının 1999-2003 yılları arasında ML teşhisi konmuş köpeklerde yapmış oldukları bir başka çalışmada ise TK Aktivitesinin ML hastalığının tanısında ve özellikle prognozunun belirlenmesinde ve kemoterapi gören köpeklerde klinik hastalığın nüks olmadan önce tahmin edilebilmesinde güçlü bir belirteç olarak kullanılabileceğini bildirilmiştir. Serum TK Aktivitesinin ML hastalıklı köpeklerde sağlıklı köpeklere göre 2 ile 180 kat arasında daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Tedaviye yanıt veren ve kanser belirtileri ortadan kalkan (complete remission) köpeklerde ise TK aktivitesinin normal değerlere düştüğü, nüks öncesi ise TK Aktivitesinin yeniden arttığı tespit edilmiştir. Aynı çalışmada TK aktivitesinin hastalığın klinik evreleri ile korelasyon içinde olduğu belirlenmiştir.

Köpeklerde yapılan çalışmalarla birlikte son yıllarda benzer çalışmalar kedilerde yapılmaya başlanmıştır. Kediler üzerindeki ilk çalışma 2012 yılında yayınlanan ve aynı zamanda partner laboratuvarımız olan Dechra Speacialist Laboratories’inde yer aldığı İngiltere ve İsveç’deki toplam 171 kediden yapılmıştır. Çalışmada yer alan kedilerin 49’u sağlıklı, 33’ü lenfomalı, 55’i inflamasyonlu hastalıklı ve 34’ü non-hematopoetik neoplaziliydi. Çalışma sonunda lenfomalı kedilerde serum TK aktivitesinin diğerlerine göre belirgin düzeyde yüksek olduğu tespit edilmiş, yüksek TK aktivitesinin lenfoma tanısını güçlendireceği bildirilmiştir.

Son çalışmalarla birlikte Timidin kinaz aktivitesi;

      • Diğer klinik ve laboratuvar bulguları ile birlikte lenfoma ve lösemi tanısında,
      • Prognozun değerlendirilmesinde,
      • Tedavi öncesi, sırasında ve sonrasında yapılan analizler ile kemoterapötik başarının değerlendirilmesinde,
      • Kemoterapinin izlenmesi ve nüks vakaların şekillenmeden önceki aşamasında belirlenmesinde,
      • Kemoterapi tedavisi alan hastalarda klinik olarak kötüye gidişin ayırt edilmesinde başarı ile kullanılmaktadır.

Kaynaklar

    • Boyé, P. et al. (2019) ‘Evaluation of serum thymidine kinase 1 activity as a biomarker for treatment  effectiveness and prediction of relapse in dogs with non-Hodgkin lymphoma.’, Journal of veterinary internal medicine, 33(4), pp. 1728–1739. doi: 10.1111/jvim.15513.
    • Bryan, J. N. (2016) ‘The Current State of Clinical Application of Serum Biomarkers for Canine Lymphoma.’, Frontiers in veterinary science, 3, p. 87. doi: 10.3389/fvets.2016.00087.
    • von Euler, H. et al. (2004) ‘Serum thymidine kinase activity in dogs with malignant lymphoma: a potent marker for  prognosis and monitoring the disease.’, Journal of veterinary internal medicine. United States, 18(5), pp. 696–702. doi: 10.1892/0891-6640(2004)18<696:stkaid>2.0.co;2.
    • Jagarlamudi, K. K. et al. (2015) ‘A New Sandwich ELISA for Quantification of Thymidine Kinase 1 Protein Levels in Sera  from Dogs with Different Malignancies Can Aid in Disease Management.’, PloS one, 10(9), p. e0137871. doi: 10.1371/journal.pone.0137871.
    • Kayar, A. et al. (2018) ‘Clinical features, haematologic parameters, blood serum biochemistry results and thymidine kinase activity of dogs affected by malignant lymphoma in Turkey’, Japanese Journal of Veterinary Research, 66(4), pp. 227–238. doi: 10.14943/jjvr.66.4.227.
    • Larsdotter, S., Nostell, K. and von Euler, H. (2015) ‘Serum thymidine kinase activity in clinically healthy and diseased horses: a  potential marker for lymphoma.’, Veterinary journal (London, England : 1997). England, 205(2), pp. 313–316. doi: 10.1016/j.tvjl.2015.01.019.
    • Nakamura, N. et al. (1997) ‘Plasma thymidine kinase activity in dogs with lymphoma and leukemia.’, The Journal of veterinary medical science. Japan, 59(10), pp. 957–960. doi: 10.1292/jvms.59.957.
    • Selting, K. A. et al. (2016) ‘Thymidine Kinase Type 1 and C-Reactive Protein Concentrations in Dogs with  Spontaneously Occurring Cancer.’, Journal of veterinary internal medicine, 30(4), pp. 1159–1166. doi: 10.1111/jvim.13954.
    • Taylor, S. S. et al. (2013) ‘Serum thymidine kinase activity in clinically healthy and diseased cats: a potential  biomarker for lymphoma.’, Journal of feline medicine and surgery. England, 15(2), pp. 142–147. doi: 10.1177/1098612X12463928.

Köpeğiniz insan yaşına göre kaç yaşında?

Genel kanıya göre uzun yıllardır köpek yaşını insan yaşına çevirmenin en bilinen yolu, 1 köpek yılının 7 insan yılına eşit olduğuydu. Bunun yanında köpek ırkları arasındaki farklılığa göre de kaç insan yılına karşılık geldiğini hesaplamak için farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Ancak, yaşlanma son derece karmaşık bir süreçtir ve önemli bir araştırma alanıdır.

Günümüzde gerek bir insanın gerekse bir hayvanın yaş bilgisi istendiğinde, beklenen cevap doğum tarihinden itibaren geçen yılların hesaplanması ile ortaya çıkacaktır. İşte bu “kronolojik yaş” olarak tanımlanmaktadır. Ancak, yaş ile ilgili farklı bir tanımla daha vardır. Bu “biyolojik yaş” dır. Biyolojik yaş ise bir canlının gelişimini tanımlamak için hastalık, bilişsel bozukluk, aktivite seviyesi ve son yıllarda tespit edilen genetik belirteçler gibi göstergelerin değerlendirilmesi veya değişikliklerinin incelenmesi esasına göre belirlenmektir. Dolayısı ile kronolojik yaşı belirlemek kolay iken, biyolojik yaşı belirlemek daha zorlayıcıdır ve sürekli değişen faktörlere bağlıdır. İkisi arasındaki fark birçok araştırmaya konu olmaktadır. Özellikle biyolojik yaşı belirlemeye yönelik olarak genetik çalışmalar son yıllarda önem kazanmıştır. Yaşlanma biyolojisi üzerine yapılan araştırmalar, bu değişikliklerin altında yatan hücresel ve moleküler süreçleri ve yaşa bağlı hastalıkların başlangıcına eşlik eden olayları anlamaya odaklanır.

En samimi dostlarımızdan olan köpeklerin yaşları ile ilgili olarak yıllardır kullanılan yaklaşımın değişme zamanı geldi. Wang ve ark. nın köpekten insana yaşlanmanın çevirimi hakkındaki çalışmaları “Cell Systems” dergisinin Temmuz 2020 sayısında yayınlandı. Araştırıcılar, köpeklerin insan yaşına göre düşündüğümüzden çok daha yaşlı olduğunu ortaya koydular. Bunun yanında, organizmalar yaşlandıkça DNA’da meydana gelen kimyasal değişiklikleri esas alarak bir köpeğin yaşını hesaplamak için daha doğru bir formül geliştirdiler.

Dostlarımız yaşamları boyunca sahipleri ile aynı ortamı paylaşır. Bunun yanında muhtemelen aynı standartta sağlık hizmeti alırlar. Köpeklerde insanlar gibi zamanla yaşa bağlı hastalıklara daha duyarlı hale gelir ve benzer gelişimsel yörüngeler izlerler. Bununla birlikte, moleküler düzeyde yaşlanma şekilleri daha karmaşıktır. Araştırmacılar ilk başta yaşlanmanın daha hızlı olduğunu ve daha sonra  yaşlanmanın yavaşladığını tespit etti. Örneğin, 1 yaşındaki bir dişi köpek fizyolojik olarak yavrulayabilecek yaşa gelmiştir. Bunu bilinen formül ile insan yaşına çevirmek doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Yapılan çalışmada aslında 1 yaşında olan bir köpeğin biyolojik olarak 30 yaşındaki bir insan gibi olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Bir canlının karakteristiğini kodlayan DNA’sı yaşam boyunca çok fazla değişmez, ancak DNA’daki metilasyon işaretleri adı verilen kimyasal işaretler değişir. Bu işaretler genomdaki kırışıklıklar olarak tanımlanır. Bu işaretleri kullanmak bir insanın yüzündeki değişimlere bakarak yaşını tahmin etmek gibidir. Araştırmacılar çalışmalarında hem insan hem de köpeklerde yaşa bağlı metilasyonun büyük ölçüde gelişimsel genlerde gerçekleştiğini buldular. Bu genler özellikle embriyonal, fötal ve çocukluk gelişimini düzenlemek için çalışırlar.  Büyüme tamamlandığında, bir başka deyişle yetişkin olunduğunda bu genler aktif değildir, fakat bir odunun için için yanması gibi çalışmaya devam ederler. Dolayısı bu genlerdeki metilasyon işaretlerinde değişimler devam eder. Bu genlere odaklanan araştırmacılar farklı türlerdeki yaşı ve fizyolojik durumları ölçebilen bir saat modeli geliştirdiler.

Araştırmacılar, birkaç haftalık yavrulardan 16 yaşındaki köpeklere kadar uzanan 104 Labrador Retriever ırkı köpek üzerinde çalıştı ve metilasyon desenlerindeki değişiklikleri insanlarla karşılaştırdılar.  Karşılaştırma neticesinde köpek-insan yaşam evrelerine daha iyi uyan yeni bir formül ortaya koydular.

İnsan eşdeğer yaş = 16 ln (köpek kronolojik yaşı) + 31
ln: e tabanında logaritma (doğal logaritma)

Bu formüle göre 8 haftalık bir köpek yaklaşık olarak 9 aylık bir bebek yaşındadır. Bir Labradorun ortalama 12 yıllık ömrü, bir insanın ortalama 70 yıl olan yaşam beklentisine karşılık gelir.

Tablo 1. Köpek yaşının insan yaşına yaklaşık çevirimi (Wang ve ark. 2020).

Yaşam DönemiKöpek Yaşıİnsan Yaşı
Jüvenil
(Bebeklikten/yavru sonraki ve ergenlikten önceki dönem)
2 - 6 ay1 - 12 yıl
Adolesan
(Ergenlikten büyümenin tamamlanmasına kadar geçen süre)
6 ay - 2 yıl12 - 25 yıl
Yetişkin2 - 7 yıl25-50 yıl
Yaşlı
(Ortalama yaşam süresine kadar geçen dönem)
12 yıl70 yıl

Bu çalışmayı yorumlarken dikkat edilmesi gereken bir nokta olduğunu unutmamalıyız. Araştırmacılar labrador ırkı köpekler ile çalışmışlardır. Mutlaka farklı köpek ırklarında yapılacak araştırmalarda gereklididir. Böylelikle bu saat modeli hakkında daha fazla bilgi toplanabilecektir. Saat yalnızca türler arası yaşlanmayı anlamak için bir araç olarak değil, aynı zamanda veteriner hekimlerin hayvanları tedavi etmek için proaktif adımlar atmaları adına klinik uygulamalarda önemli olacaktır.

Son olarak, köpeğinizle gezerken sizden kronolojik olarak küçük ama biyolojik olarak yaşıt ve belki de daha büyük bir dostunuzla gezdiğinizi göz önünde bulundurunuz.

Kaynak: Wang T, Ma J, Hogan AN, et al (2020) Quantitative Translation of Dog-to-Human Aging by Conserved Remodeling of the DNA Methylome. Cell Syst 1–10. https://doi.org/10.1016/j.cels.2020.06.006

Feromonlar evimizde birlikte kedi ve köpek beslemenin anahtarı mı?

Birleşik Krallık, Lincoln Üniversitesi'nden hayvan davranışı bilimcileri Miriam Rebecca Prior, DVM and Prof. Daniel Simon Mills, evlerde yatıştırıcı feromonların kullanımının hem köpeklerin hem de kedilerin aynı çatı altında yaşadığı mutlu bir evin anahtarı olabileceğini bildirdikleri çalışmaları Frontiers in Veterinary Science dergisinin 2020 Temmuz sayısında yayınlandı. Bu çalışma, iki türün aynı evde yaşarken aralarındaki etkileşimi iyileştirmek için feromon ürünlerinin kullanımını araştıran türünün ilki olmuştur.

Bilim insanları çalışmalarında iki farklı feromon ürününün evlerde kedi-köpek etkileşimleri üzerindeki etkilerini araştırdı. Bu amaç için 6 haftalık bir süre boyunca körleştirilmiş paralel rastgele bir çalışma tasarımı kullanıldı. Çalışma süresince hayvan sahipleri, 10 belirli istenmeyen etkileşim ve yedi belirli istenen etkileşim sıklığı hakkında haftalık olarak rapor verdiler.

Başlangıç ile karşılaştırıldığında tedavi sırasında istenmeyen etkileşimin önemli ölçüde düştüğü saptandı. Toplam istenmeyen ve istenen etkileşim puanlarının her ikisi de zaman içinde önemli değişimler gösterdi; istenmeyen puan azaldı, istenen puan arttı. Bunun yanında, çalışma sonunda kullandıkları iki feromon ürünü arasında önemli bir fark tespit etmediler. Özellikle her iki ürünün kullanılması ile kediyi kovalayan köpek/kedi kaçar; Köpekten saklanan kedi; birbirine dik dik bakan Kedi/köpek; kediye havlayan köpke davranışlarına ciddi bir azalma bildirdiler. Bunun yanında bir üründe aynı odada dostça selamlama ve rahatlama zamanlarında da önemli bir artış olduğunu bildirdiler.

Sonuç olarak, her iki feromon ürünün de aynı evde yaşayan kedi ve köpekler arasındaki ilişkiyi geliştirdiği, bir başka deyişle olumlu etkisi olduğu görülüyor. Kediler ve köpekler en popüler evcil hayvanlardır. Özellikle batı ülkelerinde bu türlerin popülasyonuna ait raporlar bulunmaktadır. Her iki türün bakıldığı-beslendiği hane sayısı da giderek yaygınlaşmaktadır. Her ne kadar elimizde veri olmasa da ülkemizde benzer bir durumun geliştiği kanaatindeyiz. Şüphesiz ki bu çalışma bir başlangıç noktasıdır ve daha birçok yeni çalışmaya gerek vardır.

Çalışma ile ilgili daha fazla bilgi almak ve okumak için için açık erişim olarak yayınlanan makaleye rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Makale bilgileri,

      • Prior, M. R., & Mills, D. S. (2020). Cats vs. Dogs: The Efficacy of Feliway FriendsTM and AdaptilTM Products in Multispecies Homes. Frontiers in Veterinary Science, 7(July), 1–10. https://doi.org/10.3389/fvets.2020.00399

ALFA-KLOTHO: Köpeklerde kronik böbrek hastalığı tanısına yönelik yeni bir belirteç mi?

Zaman zaman sizlere klinik laboratuvar tanıda yer edinebilecek yeni belirteçler hakkında yapılan çalışmaları aktarmaktayız. Olası yeni belirteçlerden bir tanesi ile ilgili BMC Veterinary Research dergisinin son sayısında Yi et al., 2020 tarafından yapılan “Investigation on urinary and serum alpha klotho in dogs with chronic kidney disease” isimli çalışmanın kıymetli olduğunu düşünüyoruz ve sıcağı sıcağına sizlere kısaca aktarmayı uygun bulduk.

Köpeklerde böbrek hastalıkları sıklıkla karşılaşılan rahatsızlıklardan biridir ve çoğunlukla kronik böbrek hastalığı (KBH) görülmektedir. Glomerular filtrasyon oranın (GFR) düşüşü ile karakterize olan bu hastalığa bağlı olarak ikincil bozukluklar da gelişmektedir; örneğin yüksek oranda hiperfosfatemi ile karakterize renal sekonder hiperparatirodizim. Buna bağlı olarak mineral kemik bozuklukları da ortaya çıkmaktadır ve “KBH-Mineral kemik bozukluğu” şeklinde tanımlanmaktadır. Bu durum, hiperfosfatemi, artmış fibroblast büyüme faktörü (FGF)-23 ve paratiroid hormon seviyeleri ile seyreden renal osteodistrofi ve anormal mineral metabolizması ile karakterizedir.

Klotho geni (α-, β-, ve γ-klotho genleri) ilk olarak farelerde tespit edilmiştir. Klotho proteinlerinin membran ve çözünür formları vardır ve FGF-19, FGF-21 ve FGF-23’ün aynı kökenli FGF reseptörlerine (FGFR’ler) yüksek afiniteli bağlanması için gerekli oldukları için endokrin fibroblast büyüme faktörü (FGF) reseptör komplekslerinin temel bileşenleridir. Membran formu esas olarak böbreğin proksimal ve distal tübüllerinde eksprese edilir. Fizyolojik koşullar altında FGF-23, serum fosfor konsantrasyonlarını azaltmak için parathormon (PTH) ve 1,25-dihdroksikalsiferol (aktif Vitamin D3) salgılanmasını inhibe eder. KBH’de membrana bağlı klotho ekspresyonunun azalması, FGF reseptör-klotho kompleksleri yoluyla FGF-23 aracılı sinyal iletimini sınırlar ve PTH düzeylerinde artışa neden olur. Ayrıca, çözünür klotho’nun doğrudan böbrekteki fosfor atılımını kontrol ettiği ve lα-hidroksilaz aktivitesini ve PTH ile FGF-23 salgılanmasını düzenleyerek sistemik mineral homeostaza katkı koyduğu da bilinmektedir. Ayrıca, çözünür alfa-klotho sistemik dolaşımda bulunan fonksiyonel majör formdur. Bunun yanında beyin omurilik sıvısı (BOS) ve idrarda da bulunur. Böbreklerin, çözünür alfa-klothonun ana kaynağı ve dolayısı ile sistemik konsantrasyonunun esas düzenleyicisi olduğu bilinmektedir.

Veteriner Hekimliği ve hayvan sağlığı alanında önemli bir yere sahip olan BMC Veterinary Research dergisinin son sayısında Yi et al., 2020 tarafından KBH’li köpeklerde alfa-klotho’nun KBH’nin laboratuvar tanısında olası kullanımına yönelik yapılan çalışma sonuçları yayınlanmıştır. Araştırıcılar nefron kaybının, çözünür klotho sentez ve salgılanmasında azalmaya yol açabileceği hipotezinden yol çıkarak sağlıklı ve KBH’li köpeklerde serum ve idrarda alfa-klotho düzeylerini belirlediler ve değerlendirdiler. Bunun yanında alfa-klotho sonuçlarını IRIS (International Renal Interest Society) KBH rehberine göre hastalık aşamaları ve serum SDMA, kreatinin, BUN, fosfor konsantrasyonları ve idrar alfa-klotho:kreatinin oranı ile birlikte de değerlendirerek aralarındaki ilişkiyi ortaya çıkarmaya amaçladılar.

Çalışma sonuçlarına bakıldığında, ileri KBH’li köpeklerde özellikle idrar alfa-klotho:kreatinin sonuçlarında azalma olduğu tespit edilmiştir. Araştırıcıların ortaya çıkardığı bir diğer dikkati çeken bulgu ise idrar alfa-klotho:kreatinin oranının serum SDMA, BUN, kreatinin ve fosfor konsantrasyonları ile negatif ilişkili olmasıdır. Bu durumunda alfa-klothonun KBH ve KBH-mineral kemik bozukluğu gibi klinik sonuçlar ile ilişkili olabileceğini desteklediği ve yararlılığını doğrulamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğunu belirtmişlerdir.

Hayvan sağlığı alanında rutin laboratuvar tanının önemi her yeni çalışma ile daha da artmaktadır. Bir biyokimyasal belirtecin rutin veya özel laboratuvar testleri arasında yer alabilmesi için şüphesiz ki birçok çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Yi ve ark., 2020 yaptıkları bu çalışma ile KBH tanısında ve belki de hastalığın izlenmesinde yeni bir parametrenin kullanımına yönelik önemli bir süreci başlattılar.

Çalışmanın tamamına erişmek ve okumak için: Yi, H. J., Lee, J. B., Lee, K. P., Oh, Y.-I., Song, K. H., & Seo, K. W. (2020). Investigation on urinary and serum alpha klotho in dogs with chronic kidney disease. BMC Veterinary Research, 16(1), 246. https://doi.org/10.1186/s12917-020-02458-5