Köpek ve kedilerde potansiyel Lenfoma belirteci: Timidin kinaz aktivitesi

Köpeklerde non-Hodgkins Lenfoma (NHL) veya Malignant Lenfoma’nın (ML) görülme oranının 100.000’de 24’den fazla olduğu bildirilmektedir. Köpeklerde ML hastalığının tanı ve tedavisindeki gelişmeler sadece hayvanların yaşam kalitesini artırmamakta ayrıca veteriner karşılaştırmalı onkolojide daha iyi modellemelerin yapılmasını mümkün kılmaktadır.

Timidin kinaz (TK), pirimidin sentezi sırasında önemli bir rol oynayan hücre içi enzimdir. TK aktivitesi özellikle hücre bölünmesi sırasında G1-S aşamasında belirgin şekilde artar, G2 aşamasında hızla düşer. Bu nedenle hücre dışı yüksek TK aktivitesi yüksek oranda DNA sentezini ve hücre bölünmesi aşamasıda ölen hücreleri yansıtmaktadır. Hematopoetik sistem maligniteleri yüksek oranda hücre proliferasyonu ile karakterizedir. Veteriner alanında yapılan çalışmalar ile serum Timidin kinaz aktivitesinin lösemi, multiple myeloma ve malignant lenfomanın tanı, prognozu ve tedavi etkinliğinin izlenmesinde önemli belirteç olduğu gösterilmiştir.

TK Aktivitesi yıllardır beşeri onkolojide hematopoetik tümörlerin tanı, prognoz ve tedavi takibinde kullanılmakta olup veteriner alanıdaki ilk çalışma Tokyo Üniversitesi, Tarım Fakültesi, Veteriner İç Hastalıkları bölümünden Nakamura ve ark. tarafından 1997’de Lenfoma, lösemi, non-hematopoetik tümörlü (meme tümörü, mastositoma, anal kese tümörü, malignant histiyositozis) ve sağlıklı köpeklerde yapılmıştır. Analiz sonrası Lenfoma ve Lösemili köpeklerde TK Aktivitesinin sağlıklı köpeklere göre belirgin şekilde arttığı; non-hematopoetik tümörlü köpeklerde ise sağlıklı köpekler ile aynı düzeyde olduğu tespit edilmiştir. Yine aynı çalışmada tedavi öncesi, klinik belirtilerin yok olduğu aşama ve nüks aşamasında gerçekleştirilen analizlerde TK Aktivitesinin tedavinin izlenmesinde önemli olduğu belirlenmiştir.

İsveç Tarım Bilimleri Üniversitesi; Veteriner Hekimliği ve Hayvan Bilimleri Fakültesi, Klinik Bilimleri Bölümü, Klinik Karşılaştırmalı Onkoloji Merkezinden Prof. Dr. Hendrik von EULER ve arkadaşlarının 1999-2003 yılları arasında ML teşhisi konmuş köpeklerde yapmış oldukları bir başka çalışmada ise TK Aktivitesinin ML hastalığının tanısında ve özellikle prognozunun belirlenmesinde ve kemoterapi gören köpeklerde klinik hastalığın nüks olmadan önce tahmin edilebilmesinde güçlü bir belirteç olarak kullanılabileceğini bildirilmiştir. Serum TK Aktivitesinin ML hastalıklı köpeklerde sağlıklı köpeklere göre 2 ile 180 kat arasında daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Tedaviye yanıt veren ve kanser belirtileri ortadan kalkan (complete remission) köpeklerde ise TK aktivitesinin normal değerlere düştüğü, nüks öncesi ise TK Aktivitesinin yeniden arttığı tespit edilmiştir. Aynı çalışmada TK aktivitesinin hastalığın klinik evreleri ile korelasyon içinde olduğu belirlenmiştir.

Köpeklerde yapılan çalışmalarla birlikte son yıllarda benzer çalışmalar kedilerde yapılmaya başlanmıştır. Kediler üzerindeki ilk çalışma 2012 yılında yayınlanan ve aynı zamanda partner laboratuvarımız olan Dechra Speacialist Laboratories’inde yer aldığı İngiltere ve İsveç’deki toplam 171 kediden yapılmıştır. Çalışmada yer alan kedilerin 49’u sağlıklı, 33’ü lenfomalı, 55’i inflamasyonlu hastalıklı ve 34’ü non-hematopoetik neoplaziliydi. Çalışma sonunda lenfomalı kedilerde serum TK aktivitesinin diğerlerine göre belirgin düzeyde yüksek olduğu tespit edilmiş, yüksek TK aktivitesinin lenfoma tanısını güçlendireceği bildirilmiştir.

Son çalışmalarla birlikte Timidin kinaz aktivitesi;

      • Diğer klinik ve laboratuvar bulguları ile birlikte lenfoma ve lösemi tanısında,
      • Prognozun değerlendirilmesinde,
      • Tedavi öncesi, sırasında ve sonrasında yapılan analizler ile kemoterapötik başarının değerlendirilmesinde,
      • Kemoterapinin izlenmesi ve nüks vakaların şekillenmeden önceki aşamasında belirlenmesinde,
      • Kemoterapi tedavisi alan hastalarda klinik olarak kötüye gidişin ayırt edilmesinde başarı ile kullanılmaktadır.

Kaynaklar

    • Boyé, P. et al. (2019) ‘Evaluation of serum thymidine kinase 1 activity as a biomarker for treatment  effectiveness and prediction of relapse in dogs with non-Hodgkin lymphoma.’, Journal of veterinary internal medicine, 33(4), pp. 1728–1739. doi: 10.1111/jvim.15513.
    • Bryan, J. N. (2016) ‘The Current State of Clinical Application of Serum Biomarkers for Canine Lymphoma.’, Frontiers in veterinary science, 3, p. 87. doi: 10.3389/fvets.2016.00087.
    • von Euler, H. et al. (2004) ‘Serum thymidine kinase activity in dogs with malignant lymphoma: a potent marker for  prognosis and monitoring the disease.’, Journal of veterinary internal medicine. United States, 18(5), pp. 696–702. doi: 10.1892/0891-6640(2004)18<696:stkaid>2.0.co;2.
    • Jagarlamudi, K. K. et al. (2015) ‘A New Sandwich ELISA for Quantification of Thymidine Kinase 1 Protein Levels in Sera  from Dogs with Different Malignancies Can Aid in Disease Management.’, PloS one, 10(9), p. e0137871. doi: 10.1371/journal.pone.0137871.
    • Kayar, A. et al. (2018) ‘Clinical features, haematologic parameters, blood serum biochemistry results and thymidine kinase activity of dogs affected by malignant lymphoma in Turkey’, Japanese Journal of Veterinary Research, 66(4), pp. 227–238. doi: 10.14943/jjvr.66.4.227.
    • Larsdotter, S., Nostell, K. and von Euler, H. (2015) ‘Serum thymidine kinase activity in clinically healthy and diseased horses: a  potential marker for lymphoma.’, Veterinary journal (London, England : 1997). England, 205(2), pp. 313–316. doi: 10.1016/j.tvjl.2015.01.019.
    • Nakamura, N. et al. (1997) ‘Plasma thymidine kinase activity in dogs with lymphoma and leukemia.’, The Journal of veterinary medical science. Japan, 59(10), pp. 957–960. doi: 10.1292/jvms.59.957.
    • Selting, K. A. et al. (2016) ‘Thymidine Kinase Type 1 and C-Reactive Protein Concentrations in Dogs with  Spontaneously Occurring Cancer.’, Journal of veterinary internal medicine, 30(4), pp. 1159–1166. doi: 10.1111/jvim.13954.
    • Taylor, S. S. et al. (2013) ‘Serum thymidine kinase activity in clinically healthy and diseased cats: a potential  biomarker for lymphoma.’, Journal of feline medicine and surgery. England, 15(2), pp. 142–147. doi: 10.1177/1098612X12463928.

Köpeğiniz insan yaşına göre kaç yaşında?

Genel kanıya göre uzun yıllardır köpek yaşını insan yaşına çevirmenin en bilinen yolu, 1 köpek yılının 7 insan yılına eşit olduğuydu. Bunun yanında köpek ırkları arasındaki farklılığa göre de kaç insan yılına karşılık geldiğini hesaplamak için farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Ancak, yaşlanma son derece karmaşık bir süreçtir ve önemli bir araştırma alanıdır.

Günümüzde gerek bir insanın gerekse bir hayvanın yaş bilgisi istendiğinde, beklenen cevap doğum tarihinden itibaren geçen yılların hesaplanması ile ortaya çıkacaktır. İşte bu “kronolojik yaş” olarak tanımlanmaktadır. Ancak, yaş ile ilgili farklı bir tanımla daha vardır. Bu “biyolojik yaş” dır. Biyolojik yaş ise bir canlının gelişimini tanımlamak için hastalık, bilişsel bozukluk, aktivite seviyesi ve son yıllarda tespit edilen genetik belirteçler gibi göstergelerin değerlendirilmesi veya değişikliklerinin incelenmesi esasına göre belirlenmektir. Dolayısı ile kronolojik yaşı belirlemek kolay iken, biyolojik yaşı belirlemek daha zorlayıcıdır ve sürekli değişen faktörlere bağlıdır. İkisi arasındaki fark birçok araştırmaya konu olmaktadır. Özellikle biyolojik yaşı belirlemeye yönelik olarak genetik çalışmalar son yıllarda önem kazanmıştır. Yaşlanma biyolojisi üzerine yapılan araştırmalar, bu değişikliklerin altında yatan hücresel ve moleküler süreçleri ve yaşa bağlı hastalıkların başlangıcına eşlik eden olayları anlamaya odaklanır.

En samimi dostlarımızdan olan köpeklerin yaşları ile ilgili olarak yıllardır kullanılan yaklaşımın değişme zamanı geldi. Wang ve ark. nın köpekten insana yaşlanmanın çevirimi hakkındaki çalışmaları “Cell Systems” dergisinin Temmuz 2020 sayısında yayınlandı. Araştırıcılar, köpeklerin insan yaşına göre düşündüğümüzden çok daha yaşlı olduğunu ortaya koydular. Bunun yanında, organizmalar yaşlandıkça DNA’da meydana gelen kimyasal değişiklikleri esas alarak bir köpeğin yaşını hesaplamak için daha doğru bir formül geliştirdiler.

Dostlarımız yaşamları boyunca sahipleri ile aynı ortamı paylaşır. Bunun yanında muhtemelen aynı standartta sağlık hizmeti alırlar. Köpeklerde insanlar gibi zamanla yaşa bağlı hastalıklara daha duyarlı hale gelir ve benzer gelişimsel yörüngeler izlerler. Bununla birlikte, moleküler düzeyde yaşlanma şekilleri daha karmaşıktır. Araştırmacılar ilk başta yaşlanmanın daha hızlı olduğunu ve daha sonra  yaşlanmanın yavaşladığını tespit etti. Örneğin, 1 yaşındaki bir dişi köpek fizyolojik olarak yavrulayabilecek yaşa gelmiştir. Bunu bilinen formül ile insan yaşına çevirmek doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Yapılan çalışmada aslında 1 yaşında olan bir köpeğin biyolojik olarak 30 yaşındaki bir insan gibi olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Bir canlının karakteristiğini kodlayan DNA’sı yaşam boyunca çok fazla değişmez, ancak DNA’daki metilasyon işaretleri adı verilen kimyasal işaretler değişir. Bu işaretler genomdaki kırışıklıklar olarak tanımlanır. Bu işaretleri kullanmak bir insanın yüzündeki değişimlere bakarak yaşını tahmin etmek gibidir. Araştırmacılar çalışmalarında hem insan hem de köpeklerde yaşa bağlı metilasyonun büyük ölçüde gelişimsel genlerde gerçekleştiğini buldular. Bu genler özellikle embriyonal, fötal ve çocukluk gelişimini düzenlemek için çalışırlar.  Büyüme tamamlandığında, bir başka deyişle yetişkin olunduğunda bu genler aktif değildir, fakat bir odunun için için yanması gibi çalışmaya devam ederler. Dolayısı bu genlerdeki metilasyon işaretlerinde değişimler devam eder. Bu genlere odaklanan araştırmacılar farklı türlerdeki yaşı ve fizyolojik durumları ölçebilen bir saat modeli geliştirdiler.

Araştırmacılar, birkaç haftalık yavrulardan 16 yaşındaki köpeklere kadar uzanan 104 Labrador Retriever ırkı köpek üzerinde çalıştı ve metilasyon desenlerindeki değişiklikleri insanlarla karşılaştırdılar.  Karşılaştırma neticesinde köpek-insan yaşam evrelerine daha iyi uyan yeni bir formül ortaya koydular.

İnsan eşdeğer yaş = 16 ln (köpek kronolojik yaşı) + 31
ln: e tabanında logaritma (doğal logaritma)

Bu formüle göre 8 haftalık bir köpek yaklaşık olarak 9 aylık bir bebek yaşındadır. Bir Labradorun ortalama 12 yıllık ömrü, bir insanın ortalama 70 yıl olan yaşam beklentisine karşılık gelir.

Tablo 1. Köpek yaşının insan yaşına yaklaşık çevirimi (Wang ve ark. 2020).

Yaşam DönemiKöpek Yaşıİnsan Yaşı
Jüvenil
(Bebeklikten/yavru sonraki ve ergenlikten önceki dönem)
2 - 6 ay1 - 12 yıl
Adolesan
(Ergenlikten büyümenin tamamlanmasına kadar geçen süre)
6 ay - 2 yıl12 - 25 yıl
Yetişkin2 - 7 yıl25-50 yıl
Yaşlı
(Ortalama yaşam süresine kadar geçen dönem)
12 yıl70 yıl

Bu çalışmayı yorumlarken dikkat edilmesi gereken bir nokta olduğunu unutmamalıyız. Araştırmacılar labrador ırkı köpekler ile çalışmışlardır. Mutlaka farklı köpek ırklarında yapılacak araştırmalarda gereklididir. Böylelikle bu saat modeli hakkında daha fazla bilgi toplanabilecektir. Saat yalnızca türler arası yaşlanmayı anlamak için bir araç olarak değil, aynı zamanda veteriner hekimlerin hayvanları tedavi etmek için proaktif adımlar atmaları adına klinik uygulamalarda önemli olacaktır.

Son olarak, köpeğinizle gezerken sizden kronolojik olarak küçük ama biyolojik olarak yaşıt ve belki de daha büyük bir dostunuzla gezdiğinizi göz önünde bulundurunuz.

Kaynak: Wang T, Ma J, Hogan AN, et al (2020) Quantitative Translation of Dog-to-Human Aging by Conserved Remodeling of the DNA Methylome. Cell Syst 1–10. https://doi.org/10.1016/j.cels.2020.06.006

Feromonlar evimizde birlikte kedi ve köpek beslemenin anahtarı mı?

Birleşik Krallık, Lincoln Üniversitesi'nden hayvan davranışı bilimcileri Miriam Rebecca Prior, DVM and Prof. Daniel Simon Mills, evlerde yatıştırıcı feromonların kullanımının hem köpeklerin hem de kedilerin aynı çatı altında yaşadığı mutlu bir evin anahtarı olabileceğini bildirdikleri çalışmaları Frontiers in Veterinary Science dergisinin 2020 Temmuz sayısında yayınlandı. Bu çalışma, iki türün aynı evde yaşarken aralarındaki etkileşimi iyileştirmek için feromon ürünlerinin kullanımını araştıran türünün ilki olmuştur.

Bilim insanları çalışmalarında iki farklı feromon ürününün evlerde kedi-köpek etkileşimleri üzerindeki etkilerini araştırdı. Bu amaç için 6 haftalık bir süre boyunca körleştirilmiş paralel rastgele bir çalışma tasarımı kullanıldı. Çalışma süresince hayvan sahipleri, 10 belirli istenmeyen etkileşim ve yedi belirli istenen etkileşim sıklığı hakkında haftalık olarak rapor verdiler.

Başlangıç ile karşılaştırıldığında tedavi sırasında istenmeyen etkileşimin önemli ölçüde düştüğü saptandı. Toplam istenmeyen ve istenen etkileşim puanlarının her ikisi de zaman içinde önemli değişimler gösterdi; istenmeyen puan azaldı, istenen puan arttı. Bunun yanında, çalışma sonunda kullandıkları iki feromon ürünü arasında önemli bir fark tespit etmediler. Özellikle her iki ürünün kullanılması ile kediyi kovalayan köpek/kedi kaçar; Köpekten saklanan kedi; birbirine dik dik bakan Kedi/köpek; kediye havlayan köpke davranışlarına ciddi bir azalma bildirdiler. Bunun yanında bir üründe aynı odada dostça selamlama ve rahatlama zamanlarında da önemli bir artış olduğunu bildirdiler.

Sonuç olarak, her iki feromon ürünün de aynı evde yaşayan kedi ve köpekler arasındaki ilişkiyi geliştirdiği, bir başka deyişle olumlu etkisi olduğu görülüyor. Kediler ve köpekler en popüler evcil hayvanlardır. Özellikle batı ülkelerinde bu türlerin popülasyonuna ait raporlar bulunmaktadır. Her iki türün bakıldığı-beslendiği hane sayısı da giderek yaygınlaşmaktadır. Her ne kadar elimizde veri olmasa da ülkemizde benzer bir durumun geliştiği kanaatindeyiz. Şüphesiz ki bu çalışma bir başlangıç noktasıdır ve daha birçok yeni çalışmaya gerek vardır.

Çalışma ile ilgili daha fazla bilgi almak ve okumak için için açık erişim olarak yayınlanan makaleye rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Makale bilgileri,

      • Prior, M. R., & Mills, D. S. (2020). Cats vs. Dogs: The Efficacy of Feliway FriendsTM and AdaptilTM Products in Multispecies Homes. Frontiers in Veterinary Science, 7(July), 1–10. https://doi.org/10.3389/fvets.2020.00399

ALFA-KLOTHO: Köpeklerde kronik böbrek hastalığı tanısına yönelik yeni bir belirteç mi?

Zaman zaman sizlere klinik laboratuvar tanıda yer edinebilecek yeni belirteçler hakkında yapılan çalışmaları aktarmaktayız. Olası yeni belirteçlerden bir tanesi ile ilgili BMC Veterinary Research dergisinin son sayısında Yi et al., 2020 tarafından yapılan “Investigation on urinary and serum alpha klotho in dogs with chronic kidney disease” isimli çalışmanın kıymetli olduğunu düşünüyoruz ve sıcağı sıcağına sizlere kısaca aktarmayı uygun bulduk.

Köpeklerde böbrek hastalıkları sıklıkla karşılaşılan rahatsızlıklardan biridir ve çoğunlukla kronik böbrek hastalığı (KBH) görülmektedir. Glomerular filtrasyon oranın (GFR) düşüşü ile karakterize olan bu hastalığa bağlı olarak ikincil bozukluklar da gelişmektedir; örneğin yüksek oranda hiperfosfatemi ile karakterize renal sekonder hiperparatirodizim. Buna bağlı olarak mineral kemik bozuklukları da ortaya çıkmaktadır ve “KBH-Mineral kemik bozukluğu” şeklinde tanımlanmaktadır. Bu durum, hiperfosfatemi, artmış fibroblast büyüme faktörü (FGF)-23 ve paratiroid hormon seviyeleri ile seyreden renal osteodistrofi ve anormal mineral metabolizması ile karakterizedir.

Klotho geni (α-, β-, ve γ-klotho genleri) ilk olarak farelerde tespit edilmiştir. Klotho proteinlerinin membran ve çözünür formları vardır ve FGF-19, FGF-21 ve FGF-23’ün aynı kökenli FGF reseptörlerine (FGFR’ler) yüksek afiniteli bağlanması için gerekli oldukları için endokrin fibroblast büyüme faktörü (FGF) reseptör komplekslerinin temel bileşenleridir. Membran formu esas olarak böbreğin proksimal ve distal tübüllerinde eksprese edilir. Fizyolojik koşullar altında FGF-23, serum fosfor konsantrasyonlarını azaltmak için parathormon (PTH) ve 1,25-dihdroksikalsiferol (aktif Vitamin D3) salgılanmasını inhibe eder. KBH’de membrana bağlı klotho ekspresyonunun azalması, FGF reseptör-klotho kompleksleri yoluyla FGF-23 aracılı sinyal iletimini sınırlar ve PTH düzeylerinde artışa neden olur. Ayrıca, çözünür klotho’nun doğrudan böbrekteki fosfor atılımını kontrol ettiği ve lα-hidroksilaz aktivitesini ve PTH ile FGF-23 salgılanmasını düzenleyerek sistemik mineral homeostaza katkı koyduğu da bilinmektedir. Ayrıca, çözünür alfa-klotho sistemik dolaşımda bulunan fonksiyonel majör formdur. Bunun yanında beyin omurilik sıvısı (BOS) ve idrarda da bulunur. Böbreklerin, çözünür alfa-klothonun ana kaynağı ve dolayısı ile sistemik konsantrasyonunun esas düzenleyicisi olduğu bilinmektedir.

Veteriner Hekimliği ve hayvan sağlığı alanında önemli bir yere sahip olan BMC Veterinary Research dergisinin son sayısında Yi et al., 2020 tarafından KBH’li köpeklerde alfa-klotho’nun KBH’nin laboratuvar tanısında olası kullanımına yönelik yapılan çalışma sonuçları yayınlanmıştır. Araştırıcılar nefron kaybının, çözünür klotho sentez ve salgılanmasında azalmaya yol açabileceği hipotezinden yol çıkarak sağlıklı ve KBH’li köpeklerde serum ve idrarda alfa-klotho düzeylerini belirlediler ve değerlendirdiler. Bunun yanında alfa-klotho sonuçlarını IRIS (International Renal Interest Society) KBH rehberine göre hastalık aşamaları ve serum SDMA, kreatinin, BUN, fosfor konsantrasyonları ve idrar alfa-klotho:kreatinin oranı ile birlikte de değerlendirerek aralarındaki ilişkiyi ortaya çıkarmaya amaçladılar.

Çalışma sonuçlarına bakıldığında, ileri KBH’li köpeklerde özellikle idrar alfa-klotho:kreatinin sonuçlarında azalma olduğu tespit edilmiştir. Araştırıcıların ortaya çıkardığı bir diğer dikkati çeken bulgu ise idrar alfa-klotho:kreatinin oranının serum SDMA, BUN, kreatinin ve fosfor konsantrasyonları ile negatif ilişkili olmasıdır. Bu durumunda alfa-klothonun KBH ve KBH-mineral kemik bozukluğu gibi klinik sonuçlar ile ilişkili olabileceğini desteklediği ve yararlılığını doğrulamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğunu belirtmişlerdir.

Hayvan sağlığı alanında rutin laboratuvar tanının önemi her yeni çalışma ile daha da artmaktadır. Bir biyokimyasal belirtecin rutin veya özel laboratuvar testleri arasında yer alabilmesi için şüphesiz ki birçok çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Yi ve ark., 2020 yaptıkları bu çalışma ile KBH tanısında ve belki de hastalığın izlenmesinde yeni bir parametrenin kullanımına yönelik önemli bir süreci başlattılar.

Çalışmanın tamamına erişmek ve okumak için: Yi, H. J., Lee, J. B., Lee, K. P., Oh, Y.-I., Song, K. H., & Seo, K. W. (2020). Investigation on urinary and serum alpha klotho in dogs with chronic kidney disease. BMC Veterinary Research, 16(1), 246. https://doi.org/10.1186/s12917-020-02458-5

 

Veteriner Hekimliği mesleğimizin adının yanlış kullanılması üzerine…

2020 yılının ikinci çeyreğinin ortasındayız ve SARS-CoV-2 salgını ile günlerimiz geçiyor. Salgınla mücadele kapsamında sağlık çalışanları olmak üzere birçok meslek grubu görev almaktadır. Tek sağlık yaklaşımı bizler için vazgeçilmezdir. Bu süreçte biz veteriner hekimlerde üzerimize düşeni yapmaktayız. Zaman zaman gerek çeşitli medya kanallarında gerekse günlük hayatın içinde mesleğimizin adının yanlış kullanılması ile karşılaşıyoruz. Dolayısı ile mesleğimizin adının yanlış haliyle kullanılmasının önüne geçmeliyiz. Bu anlamda en büyük sorumluluk bizlere aittir.

Konuyla ilgili değerli meslektaşım ve akademisyen, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Veteriner Hekimliği Tarihi ve Deontoloji Anabilim Dalı Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Altan Armutak’ın hazırlamış olduğu ve mesleğimin geçmişine, adına ışık tutan yazısını keyifle okumanızı dilerim.

Bu yazıyı sizlerle paylaşma imkanını sunan meslektaşıma en içten teşekkürlerimi sunarım.

Yrd. Doç. Dr. Serkan Sayıner


Son dönemlerde dünyanın ve ülkemizin değişen gündemine bağlı olarak, mesleğimizin ve meslektaşlarımızın sözlü, yazılı, basılı ve görsel medyada sıklıkla yer aldıkları görülmektedir. Ancak meslektaşlarımızın ve mesleğimizin tanıtımı yapılırken, asıl uğraş alanımız olan hekimliğimiz göz ardı edilerek, “veteriner ya da veterinerlik” gibi hiçbir bilimsel ve mesleki terminolojiye uygun olmayan bir ifade kullanılmaktadır. Defalarca yapılan yazılı ya da sözlü tüm uyarılar dikkate alınmadığından bu yazının hazırlanması zorunluluğu doğmuştur.

Veteriner hekimliği mesleği birçok teoriye göre günümüzden yaklaşık 15.000 ya da 20.000 yıl önce hayvanların evcilleştirilmesiyle başlar. Veteriner hekimliği, diğer uğraş alanlarına göre çok daha köklü, konvansiyonel bir meslek dalıdır.

Tarih boyunca birçok uygarlıkta veteriner hekimlere farklı unvanlar verilmiştir; Monai-Su, Palakapya, Salihotriya, Salutri, Hippiatroi, Dampezişk, Baytar vb. gibi. Ancak bu isimlerden şüphesiz batıda en yaygını, Roma İmparatorluğu’nda veteriner hekimleri nitelemek için kullanılan “MedicusVeterinarius”tur. Latince olan bu ifade o dönemde “Hayvan Hekimi” anlamında kullanılmıştır.

Medicus Veterinarius’un başında hekim ifadesini veren “Medicus” sözcüğünü kaldırdığımız zaman, geriye kalan “Veterinarius” kelimesinin, köken olarak “Veterinus”dan türetildiği ve bu “Veterinus” sözcüğünün de, Roma ordusunda, yük taşıyan hayvan/yük ulaştıran hayvan anlamlarına geldiği ve hekimlikle ilişkisinin olmadığı görülür.

Batı uygarlığının temel kültürel dinamiklerinden biri olan Latincenin köken verdiği veteriner kelimesi, bu gerçeklerden hareketle günümüz dünyasında genellikle tek başına kullanım alanı bulmayan bir kelimedir. Çünkü tek başına kullanıldığında “veteriner hekim” anlamı taşımamaktadır.

Tarihimiz boyunca kullanılan ve Arapça kökene sahip olan “Baytar” kelimesi ise “Ahır Beyi ya da Ahır Yöneticisi” gibi anlamlara gelmektedir. Bu ifadede de hekimlik özelliği çok net değildir ama toplumsal yaşantımızda baytarın hayvan hastalıklarıyla uğraşan kişi anlamında kullanıldığı veya öyle kabul edildiği de bir gerçektir. Ancak, baytar kelimesinde de tıpkı veteriner kelimesinde olduğu gibi öne çıkması gereken hekimlik özelliği gizli kalmış; daha doğrusu açık olarak vurgulanmamıştır. Yer yer hayvan bakan ya da nalbantlıkla uğraşan kişilere de “baytar” denildiği de bir gerçektir.

Toplumumuzda “Veteriner” sözcüğü 1937 yılına değin resmi olarak kullanılmamıştır. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni yabancı dillerden özelikle Arapça ve Farsçanın etkisinden kurtarmak amacı güden Dil Devrimi ile “Baytar” ifadesi kaldırılmıştır. Onun yerine batı ülkelerinde yaygın olarak kullanılan evrensel “veteriner hekim” ifadesi kabul edilmiş ve buna bağlı olarak “Baytar Fakültesi”nin adı “Veteriner Fakültesi” olarak değiştirilmiştir. Ancak bu durum da yeni bir yanlışa kapı açmıştır. Çünkü, Veteriner Fakültesi’nin Türkçe tam karşılığı “Yük Taşıyan Hayvan Fakültesi”dir ve bu adlandırma fakültenin temel kuruluş prensibi olan “hekimlik” ilkesiyle çelişmektedir.

Batı ülkelerinde günümüzde veteriner hekim olarak çoğunlukla “veterinarymedicine, veterinarysurgeon, veterinarydoctor, vet.med.” gibi ifadeler kullanılmakta ve burada yer alan “medicine” kelimesi hekimliği nitelemekte, onun önünde yer alan “veterinary” ise hayvanları içermekte ve sonuçta bu kelimenin tam karşılığı “hayvan hekimi/doktoru/cerrahı” gibi anlamlara ulaşmaktadır. Gerek dil yönünden gerek mesleki yönden bu yaklaşım daha doğrudur ve “veteriner” kelimesi yalnız ve çıplak olarak “veteriner hekim” karşılığı olarak kullanılmamalıdır.

Tüm bu hatalı adlandırmaların altında, yurdumuzdaki veteriner fakültelerinin adlarının “Veteriner Hekimliği Fakültesi” olarak değiştirilememesi yatmaktadır. Adı “Veteriner Fakültesi” olarak yanlış organize edilmiş bu kurumlara yönelik olarak, basın ve medyada bir de çok kolay bir şekilde –lik eki getirilerek “veteriner-lik” ifadesi kullanılmaktadır. Bu durum, camiamızda üzüntü ve infial doğurarak 20.000 yıllık saygın ve onurlu mesleğimizin toplumumuz için ifade ettiği anlamı ve değeri gölgelemektedir.

Dünyada 1762 yılından bu yana, yurdumuzda ise 1842 yılından bu yana düzenli eğitim-öğretim veren veteriner hekimliği mesleği; gerek hayvan gerek halk (insan) sağlığında üstlendiği önemli görevler ve misyonu ile ülke ekonomisinde ve sağlığında her zaman söz sahibi olmuştur ve olacaktır. Bu noktadan hareketle, başta yazılı ve görsel basınımız olmak üzere ülkemizdeki tüm kurum ve kuruluşları, bir kez daha konuya yönelik olarak gereken özen ve duyarlılığı göstermeye davet ediyoruz.

Dr. Öğretim Üyesi Altan Armutak