Dünya Veteriner Hekimler Günü 2019: Bu Yılın Teması “Aşılamanın Önemi”

Dünya Veteriner Hekimleri Birliği (World Veterinary Association, WVA), 27 Nisan 2019 günü kutlanacak olan Dünya Veteriner Hekimleri Gününün temasını “Aşılamanın Önemi” olarak belirlemiştir. Bu tema, aynı zamanda veteriner hekimlerin halk sağlığı ve hayvan sağlığına yaptıkları katkıları da vurgulamaktadır.

Aşılama; koruyucu veteriner hekimlik, hayvan sağlığı ve refahının arttırılması, insanların birçok zoonoz patojene maruz kalma riskinin azaltılması bakımından vazgeçilmez bir araçtır. Tarihi süreçte, aşılama uygulamaları ile birçok ölümcül hastalığın görülme sıklığı azalmıştır. Aşılama yapılmaması durumu hayvanlarda topluluk ya da bireysel olarak hatalıklara karşı riski artırmaktadır. Bunun yanında aşılama programları sayesinde antibiyotik kullanımı azalmakta ve böylece antibiyotik direncinin oluşma riski de düşmektedir.

Dünya Veteriner Hekimler Birliği (WVA) tüm dünyada aşılama çalışmalarının insan, hayvan ve toplum sağlığına olan faydaları hakkında düzenlenecek, başta hayvan sahipleri ve yetiştiricileri olmak üzere toplumun her kesimine yönelik eğitimlerin gerekliliğine inanmaktadır.

Veteriner Hekimliği mesleğini farklı meslek dallarında fedakârca icra eden tüm meslektaşlarımın Dünya Veteriner Hekimler Günü kutlu olsun.

Prof. Dr. Hilal KARAGÜL emeklilik yemeği

Değerli hocam, doktora danışmanım Prof. Dr. Hilal KARAGÜL’ ün emeklilik yemeğine katılmak amacıyla 16-18 Şubat 2019 tarihlerinde Ankara yolculuğu yaptım. Doktora eğitimim boyunca ve sonrasında her zaman yanımda olan değerli hocama ne kadar teşekkür etsem azdır.

Bu yemeğe katılarak bir yandan da yeniden Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesinde bulunma, lisans ve doktora hayatımın geçtiği binaların havasını soluma ve en önemlisi uzun zamandır görmediğim birçok hocamı ve arkadaşımı yeniden görme, onlarla sohbet etme fırsatını yakalama şansını buldum.

Bunun yanında Veteriner Biyokimya ailesinin bir üyesi olmanın önemini ve ayrıcalığını bir kez daha anladım. Sonuç olarak, moral depolayarak geri döndüm.

Serkan SAYINER

Bilimin Ortak Dili Periyodik Tablo 150 yaşında

Satırları ve sütunları bir başka deyişle periyotları ve grupları hatırladınız mı?

Periyodik tablo lise kimya derslerinde veya lisans düzeyinde organik kimya ve/veya biyokimya derslerinde mutlaka karşınıza çıkmıştır. Basitçe hatırlayacak olursak elementler proton sayılarına veya atomik numaralarına göre sıralanmakta, metal olanlar daha çok sol tarafta ametal olanlar ise sağ tarafta yer almaktadır. Sağdan en uzakta kalan sütun ise soy gazları içerir. Şüphesiz ki canlılık söz konusu olduğunda sodyum (Na), potasyum (K), klor (Cl), kalsiyum (Ca) gibi bazı elementler daha fazla ön plana çıkmaktadır.

Bundan tam 150 sene önce (1869) Dmitri Mendeleev periyodik tablosunu sunduğunda, hiç kimse atomun içinde ne olduğunu bilmiyordu. Bugün, bir elementin tablodaki yerinin, kimyasal özellikleriyle birlikte, fiziksel özelliklerini, etkileşimlerini ve daha birçok unsuru barındırdığını biliyoruz.

Bir bakışta, doğanın tüm kimyasal madde repertuarını oluşturan unsurları ve bu elementlerin birbirleriyle olan ilişkilerini görebiliriz. Ancak bilinmelidir ki elementler aynı zamanda bilimsel özyinelemelere ve ayrıcalıklı keşif hikayelerine sahiptirler. Ve dahası, periyodik tablo üzerinde çalışmalar devam etmektedir. Son olarak 2016 yılında kimyasal isimlendirmede ve sınıflandırmadan sorumlu olan IUPAC (Uluslararası Temel ve Uygulamalı Kimya Birliği) tarafından tabloya dört element daha eklenmiştir; Nihonium (Nh), Moscovium (Mc), Tenessine (Ts), Oganesson (Og).

Sınırları aşan araştırma çabaları, bilimsel gizemlerle birlikte devam ediyor, etmelidir.

Bazı elementler ve ilginçlikleri hakkında kısa bilgiler

Muz: Zengin Potasyum (K) kaynağı

Muzlar, potasyumun radyoaktif bir izotopu olan potasyum-40 bakımından zengindir. Beta ışımanın üç türü de olasıdır. Potasyum-40, insanlar dahil hayvanlarda en büyük doğal radyoaktivite kaynağıdır. 70 kg’lık bir insan vücudu yaklaşık 0.0164 gram potasyum-40 içerir.

Kazara radyoaktivite: Uranyum

Fransız bir fizikçi olan Henri Becquerel, 1896’da fotografik plakaların üzerine uranyum tuzları yerleştirdi ve tesadüfen radyoaktiviteyi keşfetti. Bu keşif 1903 Nobel Fizik ödülünü kazanmasını sağladı. Uranyum, periyodik tablonun doğada anlamlı bir bollukta ortaya çıkan son elementidir. Diğerleri laboratuvar koşullarında yaratılmalıdır.

Özel parlaklık: Altın (Au)

Albert Einstein’ın özel görecelilik teorisi, altının rengini açıklamaktadır. Elektron enerji seviyelerinin görelilik nedeniyle değişimine bağlı olarak, metal mavi ışığı soğurur ve yansıyan ışığa sarı renk tonunu verir.

Laksativ Civa (Hg)

Meriwether Lewis ve William Clark Pasifik Okyanusu’na ulaşmak için yola çıktığında, Dr. Rush’s Thunderbolts olarak bilinen 1.300 doz civa bazlı bir müshil ilacı taşıdılar.

Popüler kimya aldatmacası: Galyum

Mendeleev, orijinal periyodik tabloda elementleri yerleştirirken boş alanlar bıraktı ve boşluğunu doldurdu. Popüler bir kimya aldatmacasının yıldızı olan metal Galyum oda sıcaklığında katı formdayken 29,7° C’nin üstünde sıvı formdadır. Galyumdan yapılmış bir kaşığın sıcak çayda veya elinizde eriyeceğini unutmayınız.

Helyum (He)

Helyum, elementin Dünya üzerinde bulunmasından neredeyse otuz yıl önce, 1868’de güneşten gelen ışık spektrumunda parlak sarı bir çizgi olarak keşfedildi. Geçtiğimiz yıl, bilim adamları bir güneş sistemi dışındaki bir gezegenin atmosferinde ilk helyum gazı olduğunu bildirdi.

Üçlü: Klor (Cl), Brom (Br), İyot (I)

Klor, brom ve iyot, Alman kimyager Johann Wolfgang Döbereiner’in “üçlü takımını” oluşturur. Br’un 79.90 g/moL olan atom kütlesi, Cl (35.45 g/moL) ve I’un (126.90 g/moL) tam arasındadır ve bu üç element metaller ile kolayca tepkimeye girerek tuzları oluşturabilirler. Mendeleev’in periyodik tablosunu önermesinden yarım yüzyıldan fazla bir süre önce Döbereiner, 1817’de bu tür ilişkileri tanımlamıştı.

Oganesson: Periyodik tablonun sonu mu?

Oganesson, bugünün periyodik tablonun sonunu işaretler ve soy gazlar sütununu kapatır. Yine de grubundaki diğerleri kadar uzak değildir. Teorik tahminlere göre element kolayca elektron verip alabilir ve atomları bir araya gelebilir.

Kaynaklar
1.  Quill E. 150 years on, the periodic table has more stories than it has elements: its organization holds stories of discovery and strange reactions. İnternet Erişim: https://www.sciencenews.org/article/periodic-table-elements-chemistry-fun-facts-history Erişim Tarihi: 21.01.2019
2.  Siegfried T. How the periodic table went from a sketch to an enduring masterpiece: 150 years ago, Mendeleev perceived the relationships of the chemical elements. İnternet Erişim: https://www.sciencenews.org/article/periodic-table-history-chemical-elements-150-anniversary Erişim Tarihi: 27.01.2019
3.  International Year of the Periodic Table of Chemical Elements. İnternet Erişim: https://www.iypt2019.org Erişim Tarihi: 27.01.2019

Yoga, Meditasyon ve Mutluluk Hormonu olarak anılan Serotonin arasındaki ilişki

Serotonin (5-Hidroksitriptamin), aromatik amino asit grubunda yer alan ve esansiyel olan L-Triptofan’dan sentezlenir. Biyokimyasal haberci ve düzenleyicidir.

Serotonin başlıca otonom sinir sisteminin bölümlerinden biri olan ve sindirim sistemi çevresini yöneten enterik sinir sisteminde bulunur. Bunun yanında merkezi sinir sistemi (Raphe çekirdekleri) ve trombositler dahil birçok yerde bulunur. Serotonin, nörotransmisyon, gastrointestinal motilite, hemostaz ve kardiyovasküler bütünlük dahil olmak üzere birçok önemli fizyolojik fonksiyona aracılık eder 1.

Serotonin, merkezi sinir sisteminde ve çevre bölgelerinde farklı etkileri olan bir moleküldür. Bir hormon, bir nörotransmitter ve bir mitojen olarak işlev görür. Farklı uyaranlara karşı “duruma bağlı” davranışsal tepkileri düzenler. Omurgalılarda serotonin ruhsal hâli, davranışı, iştah durumunu, uykuyu ve cinsel davranışı modüle eder. Serotonerjik sistemin eksiklikleri, depresyon, obsesif-kompulsif bozukluk, fobi, epilepsi ve travma sonrası stres gibi bozukluklara neden olur. Bu sistemin eksikliğinde başlıca görevi üstlenen faktörlerden biri ise strestir 1.

Serotonin düzeylerini artırmak için birçok araştırma yapılmış ve farmakolojik yönden ilaçlarla bu hedefe varılmıştır. Son zamanlarda ise ilaçsız yollarla serotonini artırmaya yönelik çalışmalar hız kazanmıştır. Yapılan araştırmalar sonucunda da düzenli olarak yapılan yoga ve meditasyonun serotonini artıran doğal yollardan biri olduğu gösterilmiştir 2.

Yoga ve meditasyon, zihni ve bedeni rahatlatmaya ve stresini azaltmaya yardımcı olmaktadır. Çok sayıda yoga ve meditasyon türü olsa da temel fikir; nefese odaklanmak, dikkat temelli stresi azaltmak, kişinin kendisinin farkında olması, kişinin nefesini ve fiziksel hareketlerini bilerek kontrol etmesidir 3.

Serotonin doğal yollarla atılmadan önce 5-hidroksi-indol-3-asetik aside (5-HIAA) metabolize edilir. Bu nedenle, 5-HIAA konsantrasyonları serotonin seviyelerinin bir göstergesi olarak kabul edilir. Bir araştırma sonucunda idrarda bakılan 5-HIAA miktarı meditasyon yapanların yapmayanlara oranla iki kat fazla olarak ölçülmüştür 3. Başka bir araştırmada ise düzenli olarak sabah ve gece uyumadan önce meditasyon yapan grubun kontrol grubuna göre yüzde yetmiş oranında 5-HIAA seviyesinin fazla olduğu görülmüştür 4. Çalışmalar sonucunda elde edilen bulgular yoga ve meditasyonun serotonin düzeylerini artırmasıyla birlikte gün içerisinde bu oranları bir denge halinde tuttuğunu da göstermiştir 5.

Sonuç olarak, düzenli yapılan yoga ve meditasyonun genel mutluluk durumunu artırdığı ve stresle mücadelede yardımcı olduğu ortaya çıkmıştır.

Yoga ve meditasyon yapın, gülümsemeye devam edin!

Kaynaklar
1. Krishnakumar D, Hamblin MR, Lakshmanan S. Meditation and Yoga can Modulate Brain Mechanisms that affect Behavior and Anxiety-A Modern Scientific Perspective. Anc Sci. 2015;2(1):13-19. doi:10.14259/as.v2i1.171
2. Daube W, Jakobsche C. Biochemical Effects of Meditation: A Literature Review. Surj. 2015;1:80-85. http://www.surjatclarku.com.
3. Bujatti M, Riederer P. Serotonin, noradrenaline, dopamine metabolites in transcendental meditation-technique. J Neural Transm. 1976;39(3):257-267.
4. Walton KG, Pugh ND, Gelderloos P, Macrae P. Stress reduction and preventing hypertension: preliminary support for a psychoneuroendocrine mechanism. J Altern Complement Med. 1995;1(3):263-283. doi:10.1089/acm.1995.1.263
5. Desai R, Tailor A, Bhatt T. Effects of yoga on brain waves and structural activation: A review. Complement Ther Clin Pract. 2015;21(2):112-118. doi:10.1016/j.ctcp.2015.02.002

Zamana meydan okuyan yöntem: Jaffe Reaksiyonu

Jaffe_Reaction

Böbrek yetmezliğinin teşhisi, aşamasının belirlenmesi, tedavi takibi ve prognozun değerlendirilmesi gibi amaçlarla kan kreatinin konsantrasyonu ölçülmektedir.

Bunun yanında zaman zaman idrar kreatinin konsantrasyonu tek başına veya başka test parametreleri ile birlikte (protein gibi) ölçülmekte ve değerlendirilmektedir. Bu ölçümleri yapmanın yegâne yolu belirli analitik yöntemlerin kullanılmasıdır. Sıklıkla kullanılan yöntemlerden biri Jaffe reaksiyonudur. Kolorimetrik bir yöntem olan Jaffe reaksiyonu ile kan ve idrar örneklerinden kreatinin konsantrasyonu belirlenmektedir1.

Max Jaffe

Bundan 132 sene önce (1886) Max Jaffe (1841-1911) alkali ortamda kreatininin pikrik asitle reaksiyona girdiğini keşfetmiş ve bunu “Über den Niederschlag, welchen Pikrinsäure in normalem Harn erzeugt und über eine neue Reaction des Kreatinins” isimli makalesini yayınlayarak açıklamıştır2. Makalede, bu reaksiyon ve oluşan çökeltinin doğası anlatılmıştır. Jaffe’ nin bu keşfi bir dönüm noktası olmuştur. Bu çalışma neticesinde son derece popüler hale gelen ve zamana karşı meydan okuyan kreatinin konsantrasyonu ölçme yöntemi doğmuştur.

Zamanla, Jaffe’nin adı klinik kreatinin testiyle eş anlamlı hale gelmesine rağmen, makalesi daha sonra kalıcı yöntem haline gelmiş ve yapılacak çalışmaların ilkesi olmuştur. Yirminci yüzyılın başlarında Otto Folin (1867-1934), Max Jaffe’ nin araştırmasını ele alarak kan ve idrarda kreatinin konsantrasyonunun ölçülmesi için kolorimetrik bir yöntem geliştirmiş3 ve modern biyokimya analizleri arasına girmesini sağlamıştır.

Günümüzde daha spesifik analitik yöntemlerin4 olmasına karşın, Jaffe reaksiyonunun uygulanma basitliği, hızı, otomatik analizörlere uyumu ve maliyetinin daha uygun olmasıyla bu eşsiz test hâlâ tercih edilen yöntem olarak kullanılmaktadır. Bunun yanında Jaffe reaksiyonu klinik laboratuvarlarda kullandığı en eski test yöntemidir.

Kaynaklar
1.Delanghe JR, Speeckaert MM. Creatinine determination according to Jaffe – What does it stand for? NDT Plus. 2011;4(2):83-86. doi:10.1093/ndtplus/sfq211. 
2. Jaffe M. Ueber den Niederschlag, welchen Pikrinsäure in normalem Harn erzeugt und über eine neue Reaction des Kreatinins. ZPhysiolChem. 1886. doi:10.1515/BCHM1.1886.10.5.391.
3. Folin O. Beitrag zur Chemie des Kreatinins und Kreatins im Harne. Hoppe Seylers Z Physiol Chem. 1904. doi:10.1515/bchm2.1904.41.3.223.
4. Panteghini M, IFCC. Enzymatic assays for creatinine: Time for action. Scand J Clin Lab Invest. 2008;46(4):567-572. doi:10.1080/00365510802149978.

Öğretmenler Günü Kutlu Olsun.

“Öğretmenler Günü”, öğretmenlik gibi kutsal bir mesleği icra edenleri takdir etmek ve belirli bir alandaki özel katkılarından ötürü onlara saygı göstermek için kutlanmaktadır.

Bu günün kutlanması, eğitimde önemli bir kilometre taşını ifade eden günler, olaylar ve kişileri esas olmak suretiyle ülkeden ülkeye değişiklik göstermektedir. Bunun yanında bir çok ülke 1994 yılından beri 5 Ekim gününü UNESCO tavsiyesiyle “Dünya Öğretmenler Günü” olarak kutlamaktadır. Ülkemizde ise 1981 yılından itibaren “24 Kasım” öğretmenler günü olarak kutlanmaktadır. Aynı günün 1928 yılında, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün “Millet Mekteplerinin Başöğretmenliği”ni kabul ettiği gündür ve Atatürk’ün 100. Doğum yıl dönümü olan 1981 yılında dönemin Türkiye Cumhuriyeti hükumeti tarafından, 24 Kasım’ın her yıl Öğretmenler Günü olarak kutlanması kararlaştırıldı.

Eğitim bir toplumu millet yaparak ileri medeniyet seviyesine taşıyacak en önemli unsurdur ve ne yazık ki bir toplum yine eğitim ile dejenere edilebilir, kutuplaştırılabilir veya geriletilebilir. Hedeflenen ileri seviye için öğretmenlik mesleği mutlak suretle muhafaza edilmeli ve Mustafa Kemal Atatürk’ün işaret ettiği bilimsel, çağdaş, özgür ve laik anlayıştan taviz verilmemelidir. İşte bu nedenle öğretmenlerin yüklendiği görev kutsal olarak nitelendirilmektedir.

“Bir topluluk ulus olabilmek için mutlak eğiticilere, öğretmenlere muhtaçtır. Onlardır ki, toplumu gerçek ulus haline getirirler”.

Mustafa Kemal Atatürk.

24 Kasım Öğretmenler Günü Kutlu Olsun.

Lizozomlar: Hücrenin İntihar Torbaları

Lizozom-Header

Hücrenin önemli bir organeli olan lizozomlar 1955 yılında Belçikalı biyokimyacı Christen de Duve tarafından keşfedilmiştir. Sürekli dondurulup çözdürülen hücrelerin salgıladığı bir enzimin farklı organelden geldiğini ortaya çıkarmış ve bu organele Lizozom adını vermiştir. Bu organellerin, bakteri ve yıpranmış hücrelerin parçaları gibi farklı tipteki materyallerin ayrıştırılmasında önemli işlevleri olduğunu keşfetmiştir. Bu keşfi nedeniyle 1974 Nobel Tıp ödülüne layık görülmüştür 1.

Lizozomlar, hücreler ölmek üzereyken hücreleri çözme işlevine hizmet eden organellerdir (otofaji). Lizozomlar hücrenin atıklarını ortadan kaldıran sistemi olarak bilinir ve hem hücrenin dışından hem de hücre içindeki eski bileşenlerden sitoplazmada istenmeyen maddeleri sindirerek hareket ederler. Hemen hemen tüm ökaryotik hücrelerde bulunan fosfolipid yapısında tek katmanlı membranı bulunan sitoplazmik organellerdir. Golgi cisimciğinde üretilirler. Büyüklükleri ve şekilleri bulundukları hücreye bağlı olarak değişkenlik gösterir. Ancak şekilleri genel olarak dairesel yapıdadır. Tek katmanlı membranın yapısında, lümen ile organel arasındaki transport sistemleri, elektrojenik proton pompası ve membran proteinleri yer almaktadır 2. Bunlar, endozomal/lizozomal sistemin başlıca degradatif kompartımanı ve proteinler, glikokonjugatlar, lipidler ve nükleik asitler gibi çeşitli makromoleküllerin yapı bloklarına ayrıldığı endositik yolakların terminal kısmıdır. Hücreler içerisinde makromoleküllerin yıkımı ve geri dönüşümünü etkileyen membran dinamikleri, homeostazın korunmasında kritik bir rol oynar. Degredasyona uğramış makromoleküller endozomal/lizozomal sisteme bu yolakların terminal kısmından girebilir 3.

Lizozomların 60’tan fazla farklı enzim içerdikleri bilinmektedir. Sitoplazmanın pH’sı 7.4 iken lizozomlar içerisindeki optimal pH 4.5-5’tir. İçeriğindeki enzimler asit hidolaz sınıfıdır ve asidik ortamda aktifken bazik ve nötral ortamlarda aktivite göstermezler. Bu özellikleri sayesinde hücreye genel olarak bir koruma sağlarlar. Lizozomal enzimlerin kontrolsüz bir şekilde sitoplazmaya sızarak hücrenin sindirilmesi önlenmiş olunur. Lizozomal enzimlere nükleazlar, proteazlar, glikozidazlar örnek olarak verilebilir. Lizozomlar içindeki asidik ortamın korunmasında, lizozomal membranda bulunan hidrojen (proton) pompası rol oynar. Proton pompası, aktif transport ile sitozolden lümene hidrojen iyonlarını pompalayarak asidik ortamı sabit halde tutar. Lizozomal membranlarda çok sayıda glikoprotein bulunmaktadır. Özellikle membranın lümene bakan yüzündeki proteinler yüksek oranda glikozillenmiştir. Glikoproteinler glikokaliks yapısı oluşturarak lizozomu asit hidrolazların etkisinden korur 4.

Başlıca Görevleri
Lizozomal enzimler protein, DNA, RNA, polisakkaritler ve lipidleri hidrolize ederler. Bunun yanında hücre içine giren bakteri, virüs otomatik parçalama işlemiyle sindirmekten sorumludurlar. Hücre hasar gördüğünde, lizozomlar patlayabilir ve enzimler kendi hücrelerini sindirebilirler. Bu nedenle, lizozomlar hücrenin intihar torbaları olarak da bilinir. Ancak bu özellik, bir hücre hasar gördüğünde veya hücrenin bölümleri artık fonksiyonelliğini kaybettiği zaman devreye girer. Yani, yaşlı hücreleri ve gerekli olmayan yapıları, moleküllerin tekrar kullanılabilmesi amacıyla parçalar. Apoptoz; programlanmış hücre ölümüdür. Bu sistem sayesinde vücut için gerekli olmayan hücreler ya da görevini tamamlayanlar hücre içinde programlanarak sindirilir. Lizozomların ve lizozomal proteazların, apoptoz sırasında hücreler için intihar eden hücre ölüm yollarına katıldığı bilinmektedir. Polimerleri parçalayabilmenin yanı sıra, lizozomlar diğer organelleri kaynaştırır ve hormon, protein, karbonhidrat, lipid gibi büyük yapıları veya hücresel birikintileri sindirebilir. Lizozomlar, içinde yer alan proteinleri diğer proteinlerden ayıran ve onların lizozoma yönlenmesini sağlayan özellik, sentezden sonra golgi cisimciğinde uğradıkları modifikasyon ile kazandıkları mannoz-6-fosfat (M6P) rezidüleridir. Trans-golgide yer alan M6P reseptörleri yeni sentezlenen lizozomal enzimlerin lizozomlar içinde toplanmasını sağlar 5.

Lizozomların genel olarak dört farklı etki şekli vardır. Bunlar:

1.Ekzositoz: Lökosit ve makrofajlar, doku harabiyeti olan yere hücum ederler. Burada hücre içine alınan partikülleri lizozomlar sindirir.
2.Otofaji: Bu olayda, hücrenin zarar gören ve işlevini yapamaz hale gelen komponentleri lizozom içine alınmakta ve sindirilmektedir.
3.Otoliz: Lizozom membranının açılarak hücrenin kendini parçalamasıdır. Canlı hücreler zarar gören yapılarını mümkün olduğu kadar onarmaya çalışırlar. Bu onarım durduğu anda ilk zarar görecek yer lizozom membranıdır. Ölümden kısa bir süre sonra kokuşmanın başlama nedeni, lizozom membranlarının parçalanması ve enzimlerinin serbest kalmasıdır.
4.Pinositoz: Tiroid bezi hücreleri lümendeki kolloid maddeyi (tiroglobulin) pinositoz yoluyla alırlar. Pinositotik vezikül lizozom ile birleşerek lizozomun hidrolazları tiroglobulini parçalar ve tiroid hormonu sentezlenerek salınır 6.

Hastalıklarla İlişkisi
Lizozomal enzim defektleri ile ilgili hastalıklarda, hücre içinde yıkılmış komponentler çözünmemiş ürünler olarak birikerek fonksiyon bozukluğuna yol açarlar. Bu durumun yol açtığı klinik durumlara Lizozomal Depo Hastalıkları denir. 30’dan fazla hastalık tanımlanmıştır. Mutasyona uğramış genler nedeniyle bu hastalıklar ortaya çıkmaktadır. Lizozomal depo hastalıkları hayvan ve insanlarda farklılıklar gösterir ve farklı açılardan büyük öneme sahiptirler.

Hayvanların Lizozomal Depo Hastalıklarına örnek verilecek olursa; Alfa–mannosidoz evcil hayvanlarda görülen en yaygın ve ekonomik yönden de öneme sahip olan bir Lizozomal Depo Hastalığıdır. Otozomal resesif kalıtımla geçtiği bilinmektedir 7.

GM1 gangliosidoz, lizozomal beta–galaktosidaz enziminin eksikliği sonucu şekillenen, GM1 gangliosidlerin intralizozomal birikimi ile karakterize ölümcül nörodejeneratif ve nörovisseral bir hastalıktır. Hastalığın otozomal resesif kalıtımla geçtiğine dair çalışmalar bulunmaktadır. İlk kez 1971 yılında Siyam kedisinde tanımlanmış ve bunun çocuklarda meydana gelen GM1 gangliosidoz ile aynı özellik taşıdığı bildirilmiştir. GM1 gangliosidoz kedi, köpek ve koyun gibi hayvanlarda görülmektedir 8.

Sonuç olarak , hücrenin intihar torbaları olarak bilinen lizozomlar diğer organeller ile bir uyum içinde çalışmakta ve canlı organizmanın bütünlüğünün korunmasında önemli görevleri yürütmektedir.

Kaynaklar
1. “Christian de Duve-Facts”. Nobelprize.org. Nobel Media AB 2014. Web. 10 Aug 2018. http://www.nobelprize.org/nobel_prizes/medicine/laureates/1974/duve-facts.html.
2. Lodish H, Berk A, Kaiser CA, et al. Molecular Cell Biology. 5th ed. (Lodish H, Berk A, Kaiser CA, et al., eds.). New York, US: W. H. Freeman, Macmillian Learning; 2016.
3. Hu YB, Dammer EB, Ren RJ, Wang G. The endosomal-lysosomal system: From acidification and cargo sorting to neurodegeneration. Transl Neurodegener. 2015;4(1):1-10. doi:10.1186/s40035-015-0041-1
4. Aksoy ZB, Soydemir E. Lizozomal Aktivite. Güncel Gastroenteroloji. 2016;20(4):345-352.
5. Dinçel GÇ, Kul O. Evcil Hayvanların Lizozomal Depo Hastalıklarında Patogenez ve Patolojik Bulgular. Gümüşhane Univ J Heal Sci. 2015;4(4):614-637.
6. Schwake M, Schröder B, Saftig P. Lysosomal Membrane Proteins and Their Central Role in Physiology. Traffic. 2013;14(7):739-748. doi:10.1111/tra.12056
7. Jolly RD, Walkley SU. Lysosomal storage diseases of animals: an essay in comparative pathology. Vet Pathol. 1997;34(6):527-548. doi:10.1177/030098589703400601
8. Warren CD, Alroy J. Morphological, biochemical and molecular biology approaches for the diagnosis of lysosomal storage diseases. J Vet Diagnostic Investig. 2000;12(6):483-496. doi:10.1177/104063870001200601

Biyokimya.vet ekibinden Dr. öğrencisi Veteriner Hekim Sevgi Gençosman “Araştırmada ve Tıbbi Uygulamada Kullanılan Moleküler Laboratuvar Teknikleri” kursuna katıldı.

Son yıllarda hücre düzeyinde araştırmaların gerçekleştirilebilmesi, birçok hastalığın moleküler mekanizmasını ortaya çıkarma, anlama ve tedavi yöntemlerinin geliştirilebilmesine moleküler tekniklerin kullanımı önemli bir yer tutmaktadır. Dolayısı ile biyokimya alanında ihtisas yapan herkesin bu teknikleri öğrenmesi gereklidir.

Türk Biyokimya Derneği (TBD) ile Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı’nın ortak çalışmalarıyla bu yıl TBD Akademi altında ilki düzenlenen “Araştırmada ve Tıbbi Uygulamada Kullanılan Moleküler Laboratuvar Teknikleri: Uygulamalı Eğitim Kursu” başlıklı eğitim 10-14 Eylül 2018 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aylin Sepici Dinçel’in ev sahipliğinde gerçekleştirildi. Lisansüstü düzeyi kapsayan bu kursa Yakın Doğu Üniversitesi Veteriner Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı araştırma görevlisi ve Biyokimya.Vet ekip üyesi olan Veteriner Hekim Sevgi Gençosman’da katılarak moleküler teknikler alanında bilgi ve beceri kazanmak adına önemli bir adım attı.

Kursun genel kapsamı temel moleküler teknikler olup bunlar arasında DNA/RNA izolasyonu, elektoforez tekniği ve kullanım alanları, PCR kullanım alanları ve uygulaması, Western Blot tekniği, primer ve prop tasarımı ile veri analizleri hakkında eğitim gerçekleştirilmiştir. Bu teknikler hem teorik hem de uygulamaları olarak anlatılmıştır.

Eğitim kursu sonunda temel moleküler teknikler ve kullanım alanları hakkında bir bakış açısı kazanan Sevgi Gençosman hem YDÜ Veteriner Fakültesi’ni hem de Biyokimya.Vet’i Ankara’da bu beş günlük süreçte temsil etmiş ve eksiksiz katılımıyla eğitim sonunda sertifika almaya hak kazanmıştır.

Yakın Doğu Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı’nın ev sahipliği yaptığı II. Uluslararası ve XVI. Ulusal Veteriner Cerrahi Kongresi gerçekleştirildi.

2018 Veteriner Cerrahi Kongresi

20-23 Eylül 2018 tarihleri arasında gerçekleştirilen kongre kapsamında küçük hayvan, büyük hayvan, at ve egzotik hayvan cerrahisi alanında çağrılı ve sözlü bildiriler ile poster oturumları gerçekleştirildi.

Başta Türkiye Cumhuriyeti olmak diğer ülkelerden de çok sayıda katılımcının ilgi gösterdiği kongre süresince birçok araştırma sonucu, yenilikçi uygulamalar ve yaklaşımlar paylaşılarak tartışıldı.

Biyokimya.Vet editörü ve YDÜ Veteriner Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Serkan SAYINER’ inde araştırıcı olarak yer aldığı “Bir köpekte limbal kök hücre yetmezliği tanısında korneal impresyon sitolojisi” isimli çalışma Cerrahi Anabilim Dalı araştırma görevlisi Veteriner Hekim Süleyman ÖZDEMİR tarafından sözlü bildiri; “İki köpekte Cushing hastalığına bağlı korneal lipidozis” isimli çalışma ise Cerrahi Anabilim Dalı öğretim üyesi Dr. Veteriner Hekim Çağrı GÜLTEKİN tarafından poster bildirisi şeklinde sunulmuştur.

Kongreye ait diğer bilgilere http://www.veterinercerrahi2018.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.

22. ESDAR Konferansı İspanya’da düzenlendi.

Yirmi ikincisi düzenlenen ESDAR (European Society for Domestic Animal Reproduction) konferansı bu sene 27-29 Eylül 2018 tarihleri arasında İspanya’da University of Cordoba’nın ev sahipliğinde gerçekleştirildi.

Klinik yaklaşımlar, biyoteknolojik gelişmeler ve reprodüksiyon fizyolojisi alanında eğitim ve araştırmayı teşvik etmek amacıyla faaliyet gösteren ESDAR 1996 yılında kurulmuştur. Kurulduğu yıldan itibaren her sene farklı ülkelerde konferanslar düzenleyerek bilimsel bilginin paylaşılması ve tartışılması sağlanmaktadır. Konferans ayrıca Web of Science tarafından yayınlanan Conference Proceedings Citation Index’de taranması ile ayrıca önemli bir yere sahiptir.

Biyokimya.Vet editörü ve YDÜ Veteriner Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Serkan SAYINER’ inde araştırıcı olarak yer aldığı ve YDÜ Veteriner Fakültesi Doğum ve Jinekoloji Anabilim Dalı öğretim üyeleri Prof. Dr. Selim Aslan, Yrd. Doç. Dr. Osman Ergene ve Yrd. Doç. Dr. İsfendiyar Darbaz ile birlikte çalıştıkları bir projeden hazırlanan “Accuracy Of Pregnancy Specific Blood or Milk Tests For Late Embryonic Mortality Diagnosis in Dairy Cattle” isimli bildiri poster sunumu şeklinde Yrd. Doç. Dr. İsfendiyar DARBAZ tarafından konferansta sunulmuştur. Çalışma ile süt ineklerinde embriyonik ölümlerin süt ve serumda ölçülebilen gebelik spesifik proteinler ile teşhisi konusu irdelenmiş ve elde edilen bulgular aktarılarak tartışılmıştır.

Kongreye ait diğer bilgilere http://www.esdar.org/esdar-conference-2018/announcement-2018-gb-1.html adresinden erişebiliriz.